Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
1  104  3420383

 



©Copyright 2001-2017

 Yıl 2001 Temmuz Dergisi - Sayı:1 sayfa:1    
 

Bir Bahar Kuşudur ANAFiLYA


Murat TUNCEL


Bahar Kuşu adlı öykümü yazıp bitirdiğimde, içimde yumuşak bir sevinç vardı. Ama bu sevinç ne dudaklarıma oturuyor, ne de kalbime saklanıyordu. Kanımla birlikte tüm vücudumu dolaştığı için de onu bir türlü yakalayamıyordum. Bir süre neden kaynaklandığını anlayamadığım bu sevinçle köşe kapmaca oynadıktan sonra kendi kendime gülümseyerek çalışma odamın içinde volta atmaya karar verdim. Ayağa kalktım. Daha iki adım atmamıştım ki, içimdeki o sevinçten eser kalmadı. Hatta yürüdükçe o yumuşak sevincin yerini sinsi, benimle alay eden bir öfke almaya başladı. Usumdaki bu âni değişikliklere bir anlam vermeye çalışırken yine öyküdeki bahar kuşu düşüncelerime girdi. Nedense bu öykü bir türlü beni terk etmiyordu. Ben mi öykünün içine girmiştim, yoksa öykünün içindeki bahar kuşu mu benim içime girmişti bir türlü anlayamıyordum. Zaten bu öyküyü yazarken de böyle garip şeyler olmuştu. Bir gece sabaha karşı sokaktan geçen otomobillerden birinin fırlattığı bir cismin penceremize çarpmasıyla "Bahar Kuşu" diye bağırarak çığlık çığlığa uyanmıştım. Tabii uykusu bölünen hanım da hiçbir şey(!) söylememişti bana. İçimdeki sinsi öfkenin büyümesini önlemek için yeniden sandalyeme oturmaya karar vermiştim ki, telefon çaldı. Muzaffer Yanık´ın tanıdık sesi: — Önümüzdeki cuma günü toplanıyoruz. Başka gelecekler de olursa önceden bize haber ver, ona göre rezervasyon yaptıralım, diyordu. Ben: — Saat beşten önce gelemem, diye sızlandım. Muzaffer: — İyi, ben seni saat beşte istasyondan alırım, dedi. Ben yine sızlandım: — Dersten çıkıp geleceğim, tam saat beşte gelemeyebilirim, dedim. Muzaffer bana hiç kaçış yolu bırakmadan: — Ben seni saat beşte istasyonda bekliyorum, sen kendini ona göre ayarla, diye yineledi. İkimiz de "görüşmek" dileğimizi birbirimize ilettikten sonra telefonu kapattık. Günlerdir Muzaffer´in e-maillerindeki isteklerine bilerek yanıt vermemiştim. Çünkü bu işe karar vermenin kolay, yapmanın ise zor olduğunu deneyimlerimden biliyordum. Sevgili Muzaffer sevinçliydi, ama girdiği işin ne belâlı bir iş olduğunu pek bilmiyordu. Bilseydi hangi güçlüklerle karşılaşacağını sanırım bu kadar iştahlı ve sevinçli olmazdı. Telefonun almacını yerine koyup, sandalyemin arkalığına yaslandığım sıra Bahar Kuşu adlı öykümün güzel bir finalle bitmesinin vermiş olduğu haz dudaklarımda bir gülümsemeye dönüştü. Büyük büyük şirketlerin yıllardır sadece kazanç amacıyla yaptıkları bir işi şimdi biz üç gönüldaş yapacaktık. Koca üniversiteler, edebiyat fakülteleri dururken biz üçümüz... Üstelik ülkemizden binlerce kilometre uzakta... Bir tür delilik ve Don Kişot´luktu bu, ama miskin Oblomov´luktan da iyiydi. Cuma gününe kadar ana rahmine düşmeyen bu çocuk için fazla bir şey düşünemedim. Zaten düşünmeye de zamanım olmadı. Cuma günü son dersten çıkar çıkmaz aceleyle Lahey´in Hollandspoor İstasyonu´na koştum. Hemen biletimi alıp gelen ilk trene bindim. Yolculuk kısa sürdü. Rotterdam´a vardığımda daha Muzaffer´in gelmesine yarım saat vardı. Önce istasyonun yakınındaki cafelerden birinde bir şey içmeyi düşündüm. Sonra da haftada bir akşam edebiyat dersi verdiğim Rotterdam Konservatuvarı´na gitmeye karar verdim. İstasyonla okulun arası üç dakikalık bir yoldu. İdaredeki işimi bitirip yeniden istasyona döndüm. İstasyona girip büyük ve geniş salonda beklemeye başladım. Önümden renk renk insan yüzleri geçiyordu. Birkaç uyuşturucu tutkununun para isteğini geri çevirdim. Lahey´den tanıdığım bir terzi ile biraz söyleştik. Edebiyat akşamlarından beni tanıyan bir bayanla uzaktan selamlaştık. Çekik gözleri ve zevkli giyinişlerinden Japon oldukları anlaşılan bir grup turist güle söyleşe peronlara doğru gitti. Bağırarak konuşan zenci gençlerin seslerine, acele acele yürüyen Hollandalıların ayak sesleri karıştı. Buluşma saatimizden tam on dakika sonra Muzaffer geldi. Birlikte Halit Umar´ın bizi beklediği yere gittik. İlk kez karşılaşacaktık Halit Umar´la. Kısa bir selamlaşmadan sonra geçip otomobilin arka koltuğuna oturdum. Halit Umar, bakışlarıyla insanları süzüyor ve yavaş konuşuyordu. Detaylara dikkat edişi dikkatimi çekti. Bir süre kentte sakin sakin tur attık. En kestirme yolu denedi, ama yollardaki inşaatlar nedeniyle en uzak yoldan bizi Kralingseplas Gölü´nün kıyısındaki Çin restorantına götürdü. Garsonun gösterdiği masanın çevresine oturduğumuz zaman yıllardır hasret kaldığımız bir güneş bizi kucakladı. Yakamozlar, biz ve otantik Çin restoranı. Elbette başkaları da vardı, ama biz onları görmüyorduk. Bir süre bakışlarımızla, söylediklerimizle birbirimizi ölçtük. Bu ısınma hareketimiz bitince de Muzaffer´le ben eğitimden, eğiticilikten, Hollanda´daki bazı eğitim kurumlarından sözettik. Halit bir süre bizi dinledikten sonra "arkadaşlar birçok şeyden sözediyorsunuz, ama ben hâlâ sizi tanımıyorum." dedi. Halit ve ben kısa konuşmalarla kendimizi tanıttık. Ama Muzaffer´e sıra gelince "beni ikiniz de tanıyorsunuz" diyerek bizi atlattı. Tanışma bölümü bittikten sonra güneşli havanın da içimize doldurduğu güçle, arka arkaya kararlar aldık. Yemeklerimiz bittiğinde sadece sanal alanda çıkaracağımız edebiyat, kültür ve sanat dergimizin adının dışında her şeyi karara bağlamıştık. Halit "eve gidelim" dedi. Muzaffer "göl kenarında biraz yürüyelim" diye diretti. Ben her ikisini de kırmamak için; kısa bir yürüyüşten sonra eve gidelim, dedim. Yürüdük. Muzaffer çocukluğunda kalan Erzurum yaylalarına kadar uzanıp geldi bir ara. Halit gençliğinin Bozdağlar´ında dolaşıp, Efes harebelerindeki yıkık mermerlerin arasından çıkmış incir ağacının altında serinledi Muzaffer´den sonra. Ben onları dinlerken eski Cağaloğlu´na çakılıp kaldım. Tevfik Fikret´in Servet-i Fünun´u, Nazım´ın Resimli Ay´ı, Aziz Nesin´in Marko Paşa´sı, Garipçilerin Yaprak´ı, İlhami Bekir´in SEK´i, Seyyit Nezir´in Yeni Düşün´ü ve adını sayamayacağım nice edebiyat ve sanat dergileri geçip gitti gözlerimin önünden. O dergileri çıkaranlar da bugün bizim yaşadığımız coşkuyu yaşamışlar mıydı acaba dergilerini çıkarmaya karar verdikleri gün? Elbette. Ufka yaklaşan güneşe bakarak üçümüz birlikte "yine akşam, yine akşam, yine akşam" dedik. Halit Umar´ın yeşillikler içerisindeki evinin bahçeyi kucaklayan salonunda kahvelerimizi içerken ilkelerimizi saptadık. Muzaffer, ilkelerimizi aktan da ak bir kağıda not etti. İlkelerimizin tespiti ve bazı ön çalışmalardan sonra yine konu gelip dergimizin adına takılıp kaldı. Muzaffer´le ben hazırlıksızız bu konuda. Zorlamayla da bir şey olmadı. Birden Halit Umar birkaç isim söyledi. Orasından burasından didikledik, yeni eklerle o isimlerden birini üçümüzün de kabullenebileceği bir şekle sokmaya çalıştık, ama o da tutmadı. Söylediğimiz sözcüklerin hemen hemen hepsinin isim hakkının alınmış olduğunu söyleyen Halit Umar, kırmızı yanaklarıyla gülerek ANAFİLYA, dedi. Üçümüz birlikte tekrar ettik. Söylenişinin kolaylığı, sözcük içindeki içsesin uyumu hoşumuza gitti. Halit Umar; "Ananın anlamını hepimiz biliyoruz, filya da Latince kökenli bir sözcük, sevgi-tutku anlamında kullanılıyor yerine göre" diye açıklama yapınca, üçümüz birden "öyreka" der gibi ANAFİLYA dedik yeniden. Sanal dünyanın tüm olanaklarından yararlanarak yayınlayacağımız edebiyat, kültür ve sanat dergimiz ANAFİLYA´mızın doğuş öyküsü işte böyle. Dergimiz yalnız bizim değil, dergimize omuz verecek tüm yazar ve sanatçıların dergisi olacaktır. Belki de dünyaya açılan ilk penceremiz diyeceğiz ANAFİLYA’ya. Gece geç vakitte trenle Lahey´e dönerken, Anafilya ile benim Bahar Kuşu adlı öyküm özdeşleşiyor bir ara. Ben de onlarla özdeşleşiyorum trenin penceresinden uzaktaki ışıklara bakarken.

Murat TUNCEL


sayfa:1

İLETİŞİM İÇİN

 
_