Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
2  129  2949136

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2002 Aralık Dergisi - Sayı:18 sayfa:15    
 

Sezai KARAKOÇ'un Poetikası


Fatih OKUMUŞ


(Doğum: 1933)

GİRİŞ

\"Şair o büyük ağıtçı geldi dünyamıza
Günlerce gecelerce ağlattı bizi
İrili ufaklı ölenlerimizin ardından
Öldü ve kendi ağıtını yazmadan gitti\" (1987, s.35)

Şairi böyle anlıyor Karakoç ve \"ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana\" (1987, s.37) olduğunu belirtiyor. Sezai Karakoç, şiirle ilgili görüşlerini derli toplu halde, Edebiyat Yazıları-I adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca, Şiirler VII (Ateş Dansı) adlı kitabında Şair adlı bir şiiri ve Şiir ve Şaire Dair Dörtlükler vardır.
Bir şairin şiir anlayışıyla şair anlayışı birbirinden ayrılamaz. Biz poetik bir incelemenin gereği olarak bu ayrımı yaptık. Sezai Karakoç’un poetikasını bir bütün halinde okumak isteyenler elbette Edebiyat Yazıları’na müracaat edeceklerdir. Bizim yaptığımız, bir tür özetlemedir.

I. ŞAİR ANLAYIŞI

A. Şair Bir \"Toplum Önderi\"dir:

Sezai Karakoç şairlerin birer toplum önderi oldukları veya olmaları gerektiği üzerinde özellikle durmuştur. Şair toplumda söz sahibi olmalı, gerçek yerini almak için çaba sarfetmelidir. Kendisi de böyle bir misyonu bizzat gerçekleştirmek, şairlerin de mesela politika yapabileceğini göstermek amacıyla Diriliş Partisi´ni kurmuştur.
Karakoç’a göre, insanlar bir şairin sairliğini, şiirini alkışlarlar; ama onun da diğer insanlar gibi toplum önderi olma hakkını kabullenmekte nazlanırlar.
\"Şairliğini, şiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum, nedense, onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez: O, ancak şairdir ve şair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aşmış olur! Şairlerin kişiliğine toplumların bakışı çok peşin yargılı ve çoğu kez şaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya şen şatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik, ya da toplumsal bir girişimini yadırgar. Onun ahlâkı, şiir yazma ahlâkından ibaret kalmalıdır İnsanlara göre. Metapoetik alanda onun diyeceği bir şey olamaz!\" (1988, s.49)
Sezai Karakoç’a göre şairin manevra alanını şiirle sınırlandırmak isteyen ve şairleri daha çok zaaflarıyla gören toplum şairleri dışlamıştır. Şair bu yüzden kaygılıdır. Şiirin yerini medyanın ve reklamın almasını bir türlü hazmedememekte ve bunu toplum için bir felaket olarak görmektedir.
\"Eflâtun´un rüyası mı gerçekleşti nedir? Şairler, kovuldular siteden günümüzde. İsmi var henüz elbet. Bir efsane kahramanı gibi. Ama, buna güvenmemeli şair. Efsanesindeki yerini de çalanlar olabilir. Söz yazarları, yönetmen yardımcıları ve benzerleri, nasıl toplumda onun yerini aldılarsa, efsanelerde de onun yerini kapmaya heveslenenler çıkacaktır.” (1988, s.64)
Ama geleceğin şairi bütün bu engellemelerin, yol kesmelerin üstesinden gelecektir: “Tekniği amacına uyduran yeni bir şiir gelecektir. Yeni yöntemlerle gelecektir geleceğin şairi. Gelecektir ve toplumu yeniden kendine döndürecektir.” (1985, s.9)
Karakoç, şaire efsanevi bir güç atfeder. Sanki şairin sözü âsâ-yı Mûsâ (as), eli yed-i beyzâdır. \"Toplulukların tam bir depresyona düştüğü, ruhlardan bir havaî fişek hız ıyla çıkan melankoli dairesinin tam kapanmak üzere olduğu anda yetişen şair, insanı, hedefine giden bir ok haline getirir; ileriye, ufuklara çevirir. Ona, dışa doğru hücum aşkını verir. Onu yeniler, tazeler. Dirilişinin harcını yoğurur, kıvamlaştırır.\" (1988, s.40)
\"Şair bir toplum için başlıbaşına bir devrimdir. Şairden önceki toplulukla, şairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır. O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak, cansız toplumu harekete geçirir, onu diriltir.\" (1988, s.41)
Rasulullah (as)‘a şair denilmesini de bir hakaret değil, bir yüceltme olarak yorumlar: “Peygamber´e Kureyş \"şair\" dedi. Bu, sanıldığı gibi, O´nu küçültmek için değildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: şair. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir de sahir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! (...) Peygamber devrinde şairler de savaşçılar kadar, yüce ve mutlak inancın yerleşmesi ve yayılması görevini kudretle üstlenmişlerdi. Peygamberin şairleri vardı. Hz. Ali de büyük bir şairdi.\" (1988, s.42)
Şaire verilen yetkilerin sınırlandırılması gerekmiştir. Karakoç, şairlerin sesine kulak verilmesinden yanadır. Fakat ihtiyat elden bırakılmamalı, şairin çağrısı denetlenmeden ona teslim olunmamalıdır. Şair daima, milletini kurtarmak için onun önüne düşer. Kimi zaman da kurtarayım derken, yanlış yol ve yön seçmekten ötürü milletini felâkete götürdüğü de olur. Ama, hemen hemen daima samimidir.
\"Toplumların olağanüstü günlerinde, bunalımlı anlarında seslerini yükseltir şairler. Bu sese kulak vermeli; ancak, çağrıları da iyice denetlemeli. Çünkü: bir doktrine bağlanırken şiddetle bağlanmıştır, kayıtsız şartsız bağlanmıştır şair. Gözü kapalı bağlanmıştır belki de. Bir gün uyanır, ama bu uyanış çok geç olabilir. Onun için, her şair izlenemez. Çoğu kez aldandığını anlayan şair susar. Ama toplum bunu bilmez. Kitleler çoğu kez, kraldan ziyade kralcıdır.\" (1988, s.46)

B. Şair Toplumun Sözcüsüdür:

Sezai Karakoç’a göre \"şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Şair, milletinin kalbidir. atan nabzı, çarpan yüreğidir” ve “şiir sanatı kadar, millet sanatı olan bir sanat yoktur.”
Şairin kavgası şahsî değil toplumsaldır. Şairler toplumun dertlerini terennüm ederler. Görünüşte şahsî sanılabilecek kavgalara da yakından bakılacak olursa bunların da aslında toplumsal dertlere tercüman olduğu görülecektir. Şairlerin topluma edebiyat tarihimizden de Fuzûlî´nin Şikâyetnâme´sini, Nef´î´yi ve Yahya Kemal´i örnek verir. (1988, s.54-55)
Şair, mensubu bulunduğu toplumun sözcüsüdür. Allah’a karşı, başka toplumlara karşı ve kendi toplumuna karşı sözcüdür: \"Şairin bir misyonu vardır, bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde. İnsanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde, ilâhî musikiye, onun sesi karışmalıdır. Tanrı´yı bütün insan kardeşleri adına o yüceltecektir. Tanrı´ya, onlar adına sesini o yükseltecektir. Felâket anında, yine insanlar adına sesini o duyuracaktır Tanrı´ya. (...) Yalvarıların en güzelini, en ölmezini belki de o yapacaktır. Öyle ki, insanlar, ayni durumla karşılaştıkları her vakitte o yalvarıyı dillerinde ve gönüllerinde hazır bulabilsinler; O yakarı, insanlık için sunulan en etkin teselli olabilsin.\" (1988, s.56)

C. Şairin Anlaşılması Güçtür:

Sezai Karakoç´a göre toplum, şairleri anlayamamakta, tabir caizse şairlerin hakkını yemektedir. Şairi anlamak şiiri anlamaktan daha zordur. Şiir şairden hareketle daha bir anlaşılma şansı elde eder. Nihayet şiir dolaylı veya dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair kimi zaman da farkında olmaksızın kendini anlaşılmaz kılar.

D. Şair Çevresinden Etkilenir:

Sezai Karakoç “şairi yaratan çevredir” fikrine katılmamakla birlikte çevrenin şair üzerindeki derin tesirini de inkar etmez.
\"Nedim, Fuzulî´nin yaşadığı çağda ve yerlerde yaşasaydı, yine de belki bir Fuzulî olamazdı. Ama, onun ne kadar yakınından geçerdi! Ve kim bilir belki, Fuzulî de, Lâle Devrinde İstanbul´da yaşayan ve devlet ileri gelenlerince değeri bilinen bir şair olsaydı, kuşkusuz, yine de bir Nedim olmazdı; ama, bugünkü Fuzulî´den çok Nedim´e yakın bir şair olurdu. Bununla şiirde, şairlikte bütün ağırlığı, çağa, çevreye , yaşanan gerçeğe atfetmiş olmuyorum. Anlatmak istediğim, içinde bulunulan uygarlık havası, ve onun metafizik ruhudur.\" (1988, s.25-26)

E. Şair ve Gelenek:

Şairin gelenekle ilişkisi merhale merhaledir. Şair önce gelenekle tanışmalı, sonra onunla yarışmalı ve en sonunda da ona katkıda bulunmalıdır. Karakoç’a göre yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim gelenektir. Sezai Karakoç, şairin kendi zamanındaki şairlerle olduğu gibi kendinden önceki şairlerle de yarışması gerektiğini, başlangıçta kimilerinden etkilense bile bu dönemi kısa sürede aşarak kendini yoklaması ve bulması gerektiğini söyler.
\"Bundan sonra, etkiden kurtulma çabasındadır şair. Buna da gelenekle hesaplaşma dönemi diyebiliriz. Bazen, bu hesaplaşma çok şiddetli ve keskindir. Şair, geleneğe başkaldırma görünümündedir. Geleneği yıkma, reddetme ve tanımama biçimlerinde ortaya çıkan bu protesto, gerçekte, şairin, omuzlarında geleneğin adeta çökertici ağırlığını hissetmesinin ters tarafından itirafından başka bir şey değildir. \"Putları devirme\" adı altında genç şairin kopardığı çığlık, gerçekte, çoğu kez, geçmişin büyük şiir gerçeği önünde, kendisinin yeni bir şey yapamayacağı inancı, şuuraltı inancını , kapıldığı korku ve paniği kendisinden bile saklama gayretidir.\" (1988, s.96)
Sezai Karakoç, şaire, eskileri topa tutmak yerine, daha pratik ve işlevsel bir yöntem önerir:
\"Oysa şairin yapacağı iş, basittir ve o da gürültü kopararak geçmiştekileri yıkmak değil, eser vermektir. Gerçekten, verdiği eser yeni ise, öncekileri bir parça eskitecektir. Onlar eskimekle elbet bir şey kaybetmezler; ama şair, bir şey kazanır.\" (1988, s.96)
Yenilik ise, biçimde değil ruhta olandır. Yenilik esasta geleneğe karşı olmak değil, onun bıraktığı noktadan başlamak demektir. \"Aslında, yeni olmak, \"eski\"nin sırrını bulmaktır. Çünkü: o \"eski\" bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.\" (1988, s.97)
Geleneğe saygı duyulacaktır; ama gelenek tartışılacaktır da... Ama bu yeniden değerlendirme iyi niyetle ve sakince yapılmalıdır. Şair, kendinden önceki üstad şairlerin eserlerini benimsemeli, yaymalı, onlarla mutlu olmalıdır. Katıldığı yolun onurunu hissetmeli, sanki onlar kendi eseri imiş gibi onlarla öğünmelidir. Çünkü kendinden önceki şairler kendisi için bir nevi manevi baba durumundadırlar.
\"Gelenek, şair için en çetin sınav dünyasıdır. Korkunç aldatıcı, adeta hilecidir. İlkin, genç şairi çeker; sonra, ona baskı yaparak, adeta onu vazgeçirmeğe çalışır. (...) Direnenler, dayananlar ve diretenlerdir ki, kazanacaklardır. Evet, çetin şairlik yolunda, bu sınav zaruridir. Ve geleneğin en büyük yararı da buradadır. Böylelikledir ki, yeni eser, geçmişle karşılaşmış ve yıkılmamış, sonunda da onun onayını almıştır.\" (1988, s.100)

F. Pergünt Üçgeni

Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt’ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder:
Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”
Şair, Kendine Yetmeli: \"Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli.\" (1988, s.82)
Şair, Kendinden Memnun Olmalı: \"Eser´in şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. \"Beni andırıyor, ah, beni o\" demeli.\" (1988, s.83)
Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil “yaşatma sevinci”dir.

II. ŞİİR ANLAYIŞI

Sezai Karakoç´a göre şiir \"kelimeler ülkesi\"dir. Bu ülkeye girmenin bir usûlü erkanı vardır. O da “atalara uyarak” bu kelimeler ülkesine “gülle” girer. Şair adlı şiirinde de şaire şöyle seslenir: \"Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge\". (1987, s.13)
Her ülkenin olduğu gibi “kelimeler ülkesi”nin de kendine özgü kanunları, nizamları vardır. Tüm sanatların kaynağı olan şiir, haddini bilmeli, kendi alanını muhafaza ettiği gibi başka alanlara da tecavüz etmemelidir.

A. Şiir Tüm Sanatların Kaynağıdır:

Sezai Karakoç’a göre şiir tüm sanatların kaynağıdır. Bütün sanatlar onun ateşini çalmış, böylece, her sanata şiir yayılmıştır. \"Bunun içindir ki musiki parçasında şiir, resimde şiir, mimaride şiir, sinemada şiir aranır. Ama, yine de şair, şair olarak kalmak ve kaynağını saf ve arı korumak zorunda.\" (1988, s.62)

B. Şiir Dinin Yerine Geçmeye Kalkışmamalı:

\"Şiir şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. (...) İslâm isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi. \" (1988, s.44)

C. Şiir Diğer Sanatlar İçin Kullanılmamalı:

\"Şiir görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı. (...) Televizyon ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı. (...) Yalancı tanrılar, putlar yaklaşamamalı bu tapınağa ve bu törene. Rahibi, şair olmalı bu törenin; madem ki, kurbanı odur.\" (1988, s.64)
\"Şair, eserinin, bütün art niyetler ve öbür sanatlar uğruna kullanılışına paydos demelidir.\" (1988, s.65)

D. Edebî Sanatlar:

\"Şiir için imaj ve her türlü edebî sanat gereklidir. Ama şiir bunlara kurban edilmemelidir. Çağımız şairleri de aslında bütün sanatları gerektikçe kullanmışlardır. Şu farkla ki, onlar, bunu adeta, şuuraltından yapmıştır. Adeta bilmiyormuşçasına.\" (1988, s.77)
Evet, çağımız şairlerinin çoğunun bu edebî sanatları bilemeyecek tarzda yetiştikleri açıktır. Belki de şuuraltından edebî sanat kullanmak, Amerika’yı yeniden keşfetme çabasıdır.

E. Sanat Eseri, Yaratış´ın Taklididir:

Kula “yaratma” kelimesinin izafe edilmesi meselesi tartışmalıdır. Estetik biliminde çok tartışılan bir mesele de taklittir. Karakoç, gerçek sanatçının yaratma eylemini taklit ettiğini söyleyerek konuya orijinal bir açılım kazandırmıştır. Sanat eseri üretme ameliyesinin püf noktası işte burasıdır.
\"Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı anladıkça da yoğunlaşır.\" (1988, s.29)

F. Sanat Eseri Bir Ülküye Alet Olabilir:

Günümüzde de tartışması sürmekle birlikte, Karakoç’un edebiyat dünyasında ilk boy gösterdiği yıllarda hararetle tartışılan, sanat eserinin ideolojik bir mesaj taşıyıp taşıyamayacağı, bir davaya alet edilip edilemeyeceği tartışmasına \"Sanat güdümlü de olabilir, şartlanmış da. Bir ülküyle şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir. Çünkü bir sanat eseri, bir ülküye alet olduğu kadar, o ülküyü alet olarak kullanır. Bu açıdan, sanatın işlemi çift değerlidir, kullanır ve yayar.\" (1988, s.87) görüşüyle katılır.

G. Şiirde İnsan:

“Merdüm-i dîde-i ekvân” olan insandan müstağni kalan şiir uzun ömürlü olamaz. Aslında yalnız şiir için değil her sanat, her düşünce için geçerlidir bu hüküm. Ancak her sanatın, her felsefenin, her dinin insana bakış açısı, insanı ele alış tarzı farklıdır.
\"Roman, somut insanın peşindedir. Şiir soyutlaştırmıştır insanı. (...) Yani roman, genel insanı bile özelleştirir, somutlaştırırken, şiir, özel kişiyi, genel insanı olduğu gibi, niteliklere indirir, soyutlar; bu şartla özel kişilerin kokusunu taşıyabilir. Somut insan, en çok, bir enstantane olarak şiire girebilir.\" (1988, s.68)
\"Şiirin gerisinde insan olmalıdır. \"Her çağda, her şiirle yenilenen\". İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o şiirlerin. Şiirine insan ya insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları farkedecektir hemencecik.\" (1988, s.71)

H. Şiirde Mantık:

Sezai Karakoç’a göre şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Eski şiirle yeni şiiri ayıran, mantık karşısındaki durumlarıdır. “Yeni şair, mantık karşısında daha açık ve daha aktiftir. Her şiir geldikçe mantık değişir gibi oluyor. Giderek bir özel mantık doğuyor (Şiir mantığı), adeta.\" (1988, s.74)

İ. Şiirde Form:

\"Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden ayrı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görülen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiir de olamaz.\" (1988, s.79)
Sezai Karakoç’a göre klâsik şiirle modern şiiri ayıran, ilk bakışta sanıldığı gibi birinin, formu olan şiir, öbürününse şekilsiz (amorf) şiir olması değil, sadece, birinde, ortak biçiminin görünür plânda, farklılıkların daha iç plânda olması, öbüründeyse, tersine, farklılıkların görünür plânda, ortak yanlarınsa iç, görünmez plânda bulunmasıdır.
Karakoç, vezin ve kafiyenin aslında tamamen kaybolmadığını serbest nazımda gizli bir aruzun söz konusu olduğunu, kafiyenin de mısra içlerine kaydığını ve daha genel bir çağrışım düzeni halini aldığını söyler.
\"Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içten besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan mısra içlerine kaymış, daha genel bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nâzım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün koşullardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiirde kaybedilen şiir demektir.\" (1988, s.105)

K. Gelenek ve Şiir:

Uygarlık süreğendir. Sezai Karakoç yeniliği “geleneğe bir adım daha attırmak” olarak anlar. \"Her yeni uygarlıkta, bazı arketiplerin ve leitmotiflerin ön plâna, bazılarının da arka plâna geçtiği görülür. Kimisi, gelişir, serpilir, güneş gibi parlar. Kimi latan hale gelir. Ay gibi bulutlar arkasına saklanır. Kimi arkaikleşir, kimi güncelleşir. Ama, aslında, şu ya da bu şekilde, her biri hayatını şiirlerde sürdürür.” (1988, s.102)
\"Her yeni şair, onlardan vareste kalamaz. Her yeni şiir, onların içinde doğar. Ve onlar, ne kadar değişik olursa olsunlar, ne yapıp ederler, her yeni şiirin içinde yeniden doğarlar.\" (1988, s.103)
Gelenek, uygarlığın kendi bünyesinde taşıdığı, şairin istese de kurtulamayacağı bir özdür. \"Aslında ne gazel ölmüştür, ne de kaside. Küçük aşk şiirleri, gazelin süreği değiller midir? Kasideler, mevsim tasvirleriyle başlardı. Şimdi, kaside uzunluğundaki şiirler, kimi zaman yaz, kış, sonbahar, bahar şiiri adını almakta, ya da onlardan yola çıktıktan sonra kasidelerde olduğu gibi, asıl konuya girmekte. Kasidelerde kişilere olan bağlılık, günümüzde doktrinlere, sistemlere, dünya görüşlerine bağlılık biçimine girmiş durumda. Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır.\" (1988, s.104)
Şiirimiz mensubu bulunduğumuz İslam uygarlığından beslenmiş ve sırası geldiğinde İslam şiirinin meşalesini de taşımıştır. \"Nasıl Osmanlı varyasyonu, İslâm Uygarlığı içinde üçüncü büyük atılımıdır. Şiirimiz, Arap ve Acem şiiriyle, ortak bir köke sahiptir bu yüzden. Ama orijinalliğe erişmiştir. Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek değil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir. Divan şairlerimiz, daha önceki, Arap ve Acem, ya da çağdaşları Acem şairleriyle yarışmışlardır. Onları taklit etmemişler, onlarla yarışmışlardır. 16. yüzyıldan sonra da yarış bayrağını artık bizim şairlerimiz elden ele devreder olmuştur. Şiir meşalesi bize geçmiştir. (1988, s.106)
\"... Yenilik, geleneğe bir adım daha attırmak şeklinde anlaşılmıştır. Mazmunların dışını değil, içini yenilemişlerdir. Bir Baki mazmunu, bir Nedim mazmunu, bir Galip mazmunu vardır. Ayni mazmunun çağ çağ yenilenişi ve zenginleşmesi olarak.
\"Tümüyle Divan şiirimiz, sanki, 500-600 yıl yaşamış ve hiç ihtiyarlamamış bir şairin Divanı şeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleşen bir şairin divanı.\" (1988, s.106)
Sezai Karakoç serbest şiirin köksüz ve nevzuhur olduğu iddialarına karşılık kendi tercihi de olan bu tarzı savunur. Avrupa’nın serbest şiiri Endülüs yoluyla aldığını belirterek, bu tarzın İslam uygarlığının öz malı olduğunu hissettirir.
\"Serbest şiir, sanıldığı gibi, yirminci yüzyılın getirdiği bir tarz değildir. Eski Yunan, Latin ve İslâm öncesi Arap ve Türk şiirinde de örnekler vardı. Vezin ve kafiyenin, bir kale duvarı sağlamlığı ve düzenine, ancak İslâm uygarlığında ulaşıldı. Batı da bu düzeni, Endülüs yoluyla aldı. Hem seste, hem biçimde, hem de konularda, modern çağ batı şiirinde devrim, Endülüs etkisiyledir.\" (1988, s.107)

L. Na´t:

Sezai Karakoç na´t türüne özel bir önem verir. Na´t´ı şiirin ufku olarak niteler. Kendisi de na´t yazmıştır.
\"İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber... Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na´t da şiirin ufkudur.\" (1988, s.92)
Na’t “sahabeliğe bir uzanış”tır. \"Na´t, Peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde O´na bakar; O büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeğe çalışır. Bütün na´tlar âdeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.\" (1988, s.93)

M. Şiir ve Şair Ölmeyecektir:

Çağdaş toplumda şiirin ve şairin değerinin bilinmediğinden şikayetçi olan Karakoç, her şeye rağmen şiirin ve şairin geleceğinden ümitlidir.
\"Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.” diyen Şair’e göre “şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatının hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatın, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.” (1988, s.108)

KAYNAKLAR

Karakoç, Sezai. 1985. İslâm’ın Şiir Anıtlarından. (3. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBİL. 95 s.
Karakoç, Sezai. 1987. Şiirler VII (Ateş Dansı). (1. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 39 s.
Karakoç, Sezai. 1988. Edebiyat Yazıları-I. (2. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 111 s.
Çetin, Mehmet; Tanzimat’tan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi, Birleşik, Ankara 1991.

Biyografi:

Sezai KARAKOÇ, 1933´te Diyarbakır Ergani´de doğdu. İlk öğrenimini Ergani´de, orta öğrenimini Maraş Ortaokulu ve Antep Lisesi´nde parasız yatılı olarak tamamladı (1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi´ni bitirdikten sonra (1954) bir süre çeşitli memurluklarda bulundu. 1965´te memuriyetten ayrılarak Bâbıâlî´de Sabah Gazetesi´nde fıkra yazarlığına başladı. 1960´ta Diriliş Dergisi´ni kurdu. Diriliş çeşitli periyod ve aralıklarla önce dergi sonra gazete olarak doksanlı yıllara kadar yayınlandı

\"İkinci yeni akımı şairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da şiirlerinin kaynakları itibariyle bağımsız bir çizgi tutturduğu kabul edilen Sezai Karakoç, yaşayan en büyük şairlerdendir. Fikir adamı olarak, İslam kültürü ve medeniyetinin yeni bir canlanışla çağımızda gerçek yerini alması gerektiğini savunduğu düşünce eserleriyle kültür ve sanat hayatımızda oldukça verimli bir Diriliş ekolü oluşturdu.\"

Şairlerin de her insan gibi \"toplum önderi olma hakkı bulunduğu\" düşüncesiyle Diriliş Partisi (DİRİP)´ni kuran Sezai KARAKOÇ, kapatılıncaya kadar, bu partinin genel başkanlığını yapmıştır.

Eserleri:

Şiir: Şiirler I (Hızırla Kırk Saat), Şiirler II (Taha´nın Kitabı, Gül Muştusu), Şiirler III (Körfez, Şahdamar, Sesler), Şiirler IV (Zamana Adanmış Sözler), Şiirler V (Ayinler), Şiirler VI (Leyla ile Mecnun), Şiirler VII (Ateş Dansı), Şiirler VIII (Alınyazısı Saati); Hikâye: Hikâyeler I (Meydan Ortaya Çıktığında), Hikâyeler II (Portreler); Piyes: Piyesler I; Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslâm´ın Şiir Anıtlarından; Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I. II. III. IV., İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Gündönümü, Dirilişin Çevresinde, İslâm, İslâm´ın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Makamda, Diriliş Muştusu, Düşünceler I; Deneme: Edebiyat Yazıları I, Edebiyat Yazıları II; İnceleme: Mehmed Akif, Yunus Emre; Günlük Yazılar: Farklar, Sütun, Sûr,Gün Saati.

Mehmet Çetin, Tanzimat´tan BugüneTürk Şiiri Antolojisi II. Cilt, Birleşik, Ankara 1991, s.693.
Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları-I, 2. Baskı, Diriliş, İstanbul 1988, s.49.

** Fatih OKUMUŞ Rotterdam İslam Üniversitesi, AIO (Araştırma Görevlisi)


Fatih OKUMUŞ


sayfa:15

İLETİŞİM İÇİN

 
_