Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
2  127  2870360

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2004 Haziran Dergisi - Sayı:36 sayfa:33    
 

ÇOCUK ve ŞİİR ya da ŞİİR ve ÇOCUK


Nevzat Süer SEZGİN


ANAFİLYA´nın Notu: Eğitimci Nevzat Süer SEZGİN Hanımın 19-21 Mart 2004 tarihinde İzmir/Karşıyaka´da gerçekleşen Türkiye´inin ilk ŞİİR KURULTAYI´nda sunduğu bildiriyi Anafilya okurları için tümüyle yayınlıyoruz.



Sayın Server Tanilli’nin Güngör Uras’tan aktardığına göre, ülkemizde (2002 yılı verilerinde), eğitim vermek zorunda olduğumuz çocuklarımızın oranı toplam nüfusun % 29.33’üymüş. Yani her üç kişiden biri eğitim çağında bir çocuk.

- Edebiyatçılarımızın, yayınevlerinin söylemine göre, oturmuş şiir okuyucusu toplam nüfus içinde yalnızca 1000 kişi. Neredeyse kendini şair diye tanıtmaya çalışanlardan daha da az. Bu sayı altmışlı yıllarda 2000-2500 diye söylenirdi.
- En az satan kitap türü şiir kitabı.
- Hemen her kesimden yetişkinler; yaklaşık 30 yıldır, duyarsız bireylerin çoğaldığından yakınıyor.
- Oysa ülkemizin bütün okullarında anasınıfından başlayarak verilen ev çalışmaları arasında en çok rastladığımız ödev türlerinden biri de şiir ezberleme ve inceleme.
- Anaokulundan başlayarak tüm eğitim öğretim yıllarımız boyunca haftada en az iki kez Mehmet Akif’in mısralarını hep birlikte söyleriz. Hem de çok güzel bir besteyle.
- Şimdiki çocuklar şiir nedir sorusuna: “Atatürk’ü ve bayramları anlatan yazı türü” ya da “Aşık olunca kızlara yazılan mektup türü” diye yanıt veriyor.


Bu tabloyu daha da ayrıntılı sunmak mümkün. Ayrıntılandırdıkça daha çok acı çekmek de. Bu bildirinin sınırları içinde, eğitimci gözlüğümle, bu tablonun nedenlerinden yola çıkarak, güzelleştirme düşlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Çocuk nasıl bir varlık? Şiir ne? Eğitimle şiirin ilişkisi ne olabilir? Çocuğun dil gelişiminin neresinde şiirin önemi var ve şiir çocuk gelişimine ne gibi katkıları olur? Şiirsiz bir biçimde büyütülen çocuklar nasıl yetişkinler olurlar? Bu durum kimlerin işine gelir? gibi bir dizi soruyu kendime sorduğumda, ortaya çıkan tablonun, hiç de şaşırtıcı olmadığını görüyorum.

Osmanlı elitleri çocuğun dil gelişimine uygun olmadığını düşündüğümüz divan şiirini saygın ve yaygın kılarken, uygun yaşa gelen çocuklarına bunun eğitimini veren sistemlerini de beraberinde geliştirmişlerdi. Böylece varsıl kesimin şiiri, yani kendi yaşam biçimine uygun duyarlılığının anlatımı kuşaktan kuşağa geçebiliyordu.

Öte yandan halk çocukları zaten, aklının erdiği andan başlayarak ninniler, tekerlemeler, akşamları büyüklerin atışmaları ve anlaşılır bir biçimde düzenlenmiş halk şiirinin içinde büyüyorlardı. Böylece halk kendi şiirini kuşaktan kuşağa geçirebiliyordu.Her iki kesim de çocuğu aracılığıyla, yarınları da hesaba katarak şiirini yani düşlerini, özlemlerini, duyarlılıklarını, acılarını, bir sonraki kuşağa aktarmayı görev biliyordu. Her tür sorunun, her tür özlemin, her tür acının ve her düşün, duygusal ve düşünsel boyuttaki varislerinin, kısacası çocuk eğitiminde şiirin öneminin farkındaydılar.

ŞİİR, tanımı binlerce kez yapılmış olsa da (kimilerine göre tanımı yapılamaz olsa da), insan gelişiminde önemli bir araçtır. Tıpkı müzik, resim gibi, tıpkı edebiyatın diğer türleri gibi. Ayrıca ŞİİR kişiyi en doğrudan, en kısa ve en etkin bir biçimde etkileyebilen, müzikle birleştirilebilen, yayılması kolay bir düşünce ve duygu aktarım aracıdır. İnsanlar yaşam tarzları ne olursa olsun şiirin, ergin insan kişiliğine katkılarının farkındaydılar. Çünkü yetişkin dünyasının ÇOCUK diye tanımladığı varlığın, hep öyle çocuk olarak kalmayacağının, bunun yalnızca sürece ait bir tanımlama olduğunun bilincindeydiler.

Evde, medresede, sarayda, dergahta, nerede olursa olsun, yetişkin dünyası, kendi amaçlarına uygun bir kişilik eğitimi için, kendi programlarını yapabiliyordu. Evlenecek çağdaki kızlar anne olmaya hazırlanırken, ninni öğrenmeyi iş ediniyorlar, anne olunca çocuklarını ninnilerle büyütüyorlardı.

Şiirin çocuk dünyasına yaptığı etkiyi tam anlayabilmek için, çocuğun gelişim sürecindeki karmaşık yapısını anımsamakta fayda var diye düşünüyorum.

ÇOCUK gelişimi; anne karnından, temel eğitim çağının sonuna kadar (15 yaş) BİLİŞSEL, DUYGUSAL, SOSYAL, BEDENSEL ve DİLSEL boyutlarda kendi aralarında girişik ve paralel bir ilişkiyi içeren süreçlerden oluşuyor. Bu süreçlere dil gelişiminin doğrudan ve dolaylı etkisi çok baskın. Çocuğun dil gelişimine baktığımızda; değişik çağlarda değişik gelişimler gözlüyoruz:

BEBEKLİK SÜRECİ: Dil öncesi dönem diye de adlandırılan bu süreçte bebek, sesleri izliyor. Benzer sesler çıkarmaya çalışıyor. Beden diline sesleri ekliyor. Bu süreçte çocukla konuşmak kadar, ninnilerle uyutmak, tekerlemeleri beden diline uygun olarak söylemek, jestlerle beslemek, sürecin sonlarına doğru masal anlatımlarıyla zenginleştirmek dil gelişimini hızlandırıyor. Dolayısıyla diğer gelişim boyutlarını da.

OKUL ÖNCESİ SÜREÇ, 2-3 YAŞ: Çocuk dil bilgisine uymayan 3-4 sözcüklü tümceler kurabiliyor. Uyaranı bol, ilginin sağlıklı olduğu ortamlarda çok hızlı gelişerek 700 sözcüğe kadar uzanabilen bir dağarcığa sahip oluyor. Resimli masallar, sesli kitaplar, tekerlemeler, çok etkili.

OKUL ÖNCESİ SÜREÇ 3-4 YAŞ: “Bu ne?” sorusunun çocuk tarafından çok sorulduğu bir süreç. Geçmiş, şimdiki ve geniş zaman kullanım becerilerinin oluştuğu, uygun yaklaşım biçimleriyle karşılaştığında sözcük dağarcığının (konuşmasa da) 900’e ulaştığı bir dönem. Tekerlemelere, masallara, sorularına verilen kısa yanıtlara ihtiyacı olduğu kadar, manzumelere de ihtiyacı var. Uyaklar, uyakların farklı seslendirilmeleri onun dil gelişimini çok hızlandırıyor.

OKUL ÖNCESİ SÜREÇ 4-5 YAŞ: Dilbilgisi bakımından doğru cümlelere ulaşabiliyor. Sorularına “Niye? Niçin? Nasıl?”lar ekleniyor. Sözcük dağarcığı 2000-2500’e kadar çıkabiliyor. Küçük manzumeleri ezberlemekten hoşlanıyor. Zihinsel gelişim boyutunda bellek ve algılamada, bu tarz yaklaşımların olumlu etkisi çok fazla oluyor.

OKUL ÖNCESİ SÜREÇ 5-6 YAŞ: Dili kullanmaktan hoşlandığı bir süreç. Çevresini ve ilişkilerini anlamasını sağlayacak öykülere, masallara ve gerçek çocuk şiirlerine çok ihtiyacı var.

6 ile 8 YAŞ: Her yapıdaki cümleyi kurabildiği, anlayabildiği bir süreç. Kaynağın doğru seçilip çoğalması, dil gelişimini çok etkiliyor. Bu sürecin sonunda yetişkin olduğunda sahip olacağı dil gelişiminin % 60’ı oluşuyor. Okumanın öğrenilmesiyle birlikte, yazılı anlatıma özen, yaratıcılığını söze dökme isteği artıyor. Sık sık “Bak şiir yazdım” diye önümüze konan manzumelerde duygularını ve düşüncelerini dökebildiklerini görüyoruz. Bu süreçte çocuğun önüne konan şiir doğrudan onun tüm gelişim boyutlarını, yani kişiliğini etkiliyor. Çünkü 8 yaşın sonunda yetişkin kimliğinin % 70’leri aşan bir bölümü oluşmuş bulunuyor.

8-10 YAŞ: Duygu ve düşüncelerin 5-10 sözcüklü cümlelerle anlatılabildiği, benzetmelerin, deyimlerin anlaşıldığı bir süreç. Çocuğa sunulan her çeşit edebiyatın dili çok önemli. Çünkü okuma alışkanlığı bu dönemde kazanılıyor.Ana dilinin kuralları bu dönemde içselleşiyor.

10-12 YAŞ: Ana dili ediniminde öykünmenin baskın olduğu bir dönem. Dilini duyguları ve düşünceleriyle birleştirebilme becerisi, onun karşısına çıkan yazılı ve sözlü olanaklarla sınırlı. Eğer uygun koşulları bulursa eleştirel okuma yazma becerisi, bilimsel kuşkuculuk, kişisel duyarlılık v.b. gelişimlerin kazanıldığı süreç.

12 YAŞ ÜSTÜ: Atılan temel sağlamsa, evrensel okur yazarlık süreci gelişebiliyor. Oluşan kimlikle yaşam boyu, kendisini ve çevresini geliştirebiliyor.

Günümüz çocuk eğitiminde bu bilgilerin varlığına rağmen, evde ve okulda çocuğa uygun bir dil eğitimi ne kadar ve nasıl veriliyor diye baktığımızda gördüğümüz manzara hazin. Çoktandır anneler ninni söylemiyor. Yerini televizyonlardaki reklam spotlarının ritmik nağmeleri aldı. Evlerde değil karşılıklı yaratıcı atışma örnekleri, sohbetler bile kalmadı. Bozuk bir dille süre giden televizyon dizileri, ısmarlama şarkı sözlerinden yapılmış müzikler içinde büyüyor çocuklarımız. Masallar, doğal olmayan tonlamalarla doldurulmuş kasetler veya şiddet içerikli çizgi filmler şeklinde giriyor yüreklerine ve beyinlerine. Şiir; yaşamlarının hiçbir yerinde yok. Bazı görece şanslı çocukların yalnızca sevgililer gününde anneleriyle babaları arasındaki bir iletişim biçimi olarak kalıyor şiir belleklerinde. Medya kültürü, yeni bir insan oluşturuyor yaklaşık 20 yıldır.

Okullarda çocuklara şiir diye sunulan ve ne yazık ki çoğu şiirsel özelliğe sahip olmayan bir takım manzumeler ezberletiliyor. Genelde konuları İlköğretim programının “Belirli Gün ve Haftalar” listesine göre ısmarlanmış metinler çocuğa, şiir diye anlatılıyor. “Şiir ölçülü uyaklı olur, şiir şöyle seslendirilir, şiir böyle seslendirilir” gibi öğütlerle dolduruluyor küçücük beyinler. Okumayı öğrenir öğrenmez, kendini anlatmada en iyi yolun şiir olduğunu sezinleyen çocuk, yazma denemelerine kalkışıyor. Hiç usanmadan şiir ezberliyor. Ama bir süre sonra, şiirden uzaklaşıyor. Çünkü anlamadığı sözcüklerle yazılmış, hep birbirine benzer temaları işleyen ve kendisine şiir diye verilmiş ev ödevleri içinde bunalıyor. Şiirin sesini duyamaz hale getiriliyor.

Şiirle manzumeyi çocuğa kim karıştırtıyor? Niçin? Kim, ders kitaplarına bu anlaşılmaz ve hep aynı konuları içeren şiirleri koyuyor? Kim, çocuklarımızın Nazım Hikmet’in “Memleketimden insan manzaralarını” okuyarak, hissederek yakın tarihimizi öğrenmesinden korkuyor? Neden? Kim, Can Yücel’in şiirlerinden uzak bir kuşak yetişmesi için çaba harcıyor? Kimin, çocukların şiirden uzaklaşmasında çıkarı var?

Bu soruları sorduğumuzda karşımıza çıkan yanıt ne yazık ki çok acı ama bir o kadar da açık. İnsanları kukla robotlar olarak eğitmek isteyen yönetimlerin, programına uygun ezberci, eğitim sistemi bütün araç gereçleriyle (Kitaplar, kasetler, CD’ler, Dergiler v.b.), tüm yönlendiricileriyle (Yöneticiler, öğretmenler, veliler) üç kuşaktır okullarımızda çocuk eğitiyor, yetişkin kuşakların kişiliğinde etkin oluyor.

Çocuklar büyüyor, genç oluyor, gençler büyüyor yöneten ve yönetilen oluyor ve bir kısır döngü, kendini yeniden üretiyor. Bir kere döngünün kurallarını oturttunuz mu, otomatik olarak kısır döngü sürüp gidiyor. Bu döngünün kırılması, bu günün yetişkinlerinin elinde. Kırıldığı ve yeni bir döngünün oluşturulduğu durumda, nasıl bir kimlik ve birey gelişebilir sorusu, düşler kurdurtuyor bana:

Annelerin, ninnileriyle, sevgi ile sarmalanarak büyüyen bebekler... Televizyon kadar, araba kadar bile olsa, çocuğa da değer verip ona uygun davranışlar geliştiren anne ve babalar düşlüyorum.

Çocuğun dil gelişimine ve tüm diğer boyutlardaki gelişimine uygun bir biçimde yaratılmış, tekerleme, atışma, manzum müzikli oyunlarla donatılmış okul öncesi eğitim programları... Ve bu programların uygulandığı kurumlar.

Çocuğa uygun yazılmış, tek özelliği, ölçü, uyak ya da hamasi laflar olmayan şiirlerle dolu ders kitapları düşlüyorum. Şiirle donanmış öğretmenler... Okullarda şiir matineleri... Halkın bir arada olabildiği mekanlarda (eski Halk Evleri gibi) şiir buluşmaları... Kendi insanıyla bütünleşen şairler... Günlük gazetelerde şiir sayfaları... Gençlere fırsat veren dergi yöneticileri... Televizyonlarda şiir saatleri, ekranlarda bu ülkede, nüfusun üçte birinin çocuk olduğunun farkında olan şairler....

Yazarlardan, eğitimcilerden, psikologlardan, sosyologlardan oluşmuş sivil toplum örgütleri düşlüyorum. Bu örgütlerde, günümüzün nörotik, edilgin, korkak yetişkin kimliğini gelecek kuşaklarda yok etmek için, şiirin doğasındaki devingenlikten, canlılıktan, üretkenlikten ve diyalektik özelliğinden nasıl yararlanacağını bilen ve örgütleyen, sorumlu aydınlar...

“Ben şairim” diyen yetişkinlerin, kendi elleriyle gelecekteki kendi okurlarının yok olmasına göz yummaktan vazgeçtiklerini, araştırmalar yaptıklarını, eğitimcilerle el ele vererek kendi doğurdukları şiirleri adına rakı masalarından kalktıklarını düşlüyorum....

Çocuklarla şiir atölyeleri, Devlet Tiyatrolarında manzum çocuk oyunları düşlüyorum. İyi şiirlerin bestelendiğini, radyolarda çaldığını, kasetlerin çok sattığını düşlüyorum.

Düşlerimin bu kadarıyla bile, bu kısır döngünün kırılması için çaba harcamaya değer, diyor bana içimdeki ses. Çünkü böyle ortamlarda eğitilerek büyüyen çocuğun kimliğini irdelediğimde;

- Yaşamı, acısıyla, tatlısıyla duyumsayan,
- Duygularının düşünceleriyle ilişkisinin farkında,
- İnsan ilişkilerinde duygudaşlığın değerini bilen,
- Sözcüklerin birden fazla anlam ve çağrışım içerebileceğinin bilincinde,
- Bedenini, mimiklerini, jestlerini, ses tonunu sözcüğün içerdiği anlama göre ayarlama becerisi gelişmiş, maskesiz,
- Düşünmekten ve hissetmekten korkmayan, gelişmenin ancak düşünme ve hissetme eyleminin bir arada, birbiriyle girişik biçimde olabileceğini öğrenmiş,
- Büyüsünü yitirmiş bilim dünyasında, kendi konumunu ve duygularını sorgulayarak, bilimsel kuşkuculuğunu geliştirebilmiş, eleştirel düşünme becerisi oluşmuş,
- Yaratıcılığın değerinin farkında ve yaratıcılığa öykünen, çaba harcamaya değer bulan,
- Özlemlerini, acılarını, düşlerini, düşüncelerini kısa ve öz anlatabilen,
- Yaşamın tüm ilişkilerine anlam katmayı becerebilen, kendisiyle ve çevresiyle barışık, yakındaşlığın değerinin farkında,
- Kendini ifade edebilen, başkalarını anlayabilen,
- Cinselliği abartmayıp, yaşamın doğal bir gelişimi olarak anlayarak tadını çıkartan,
- Doğayı bir sitem olarak algılayan ve bu sistemdeki kendi yerinin farkında,
- Düşgücü zengin,
- Kıyaslama becerisi, çok yönlü düşünebilme becerisi gelişmiş,
- Kültürel değerlerin farkında,
- Estetik duyarlılıklara sahip,
- Savaşlara karşı, barışçıl bir çocukla ve yetişkin adayıyla karşılaşıyorum.

Bu kimliği seviyorum. Ve bu kimliği seven, özleyen, her yetişkine:
Çocuklar için,
Bugünler ve yarınlar için,
Şiirin birleştiriciliğinde bir araya gelmeyi,
Sistemleri sorgulayıp, evler, okullar, ders kitapları, çocuklara göre şiirler, televizyon programları, öğrenme merkezleri, atölyeler, sivil toplum örgütleri kurmayı, şiirle buluşmayı, şiirde buluşmayı öneriyorum.

Değerli eğitimci Orhan Çaplı EĞİTİMİ “Yeni bir yürek, yeni bir beyin, yeni bir davranışlar bütünü oluşturmak için yapılan işlerin tamamı.” diye tanımlıyor. Yirmi birinci yüzyılın başında kendi türünden yana, yepyeni insanı yaratabilmek için ŞİİRİN coşturucu gücüne, duyarlılığına, yarattığı düşünce ve duygu birliğine ihtiyacımız var.

Nevzat Süer SEZGİN


sayfa:33

Yazarla İletişim İçin

 
_