
Sana, “Sevgilim” diyerek başlayan mektuplar yazmak isterdim. Bir gün, mutlaka kavuşacağımızı muştulayan cümlelerle örgülü bir mektup… Hasretinle biçare donakalan bakışlarımın, her mehtaplı gecede, sevdân ile tutuştuğundan bahsetmek isterdim. Çılgınca yazdığım her satıra, kalbimi saklardım… Kor olmuş hislerimi sarmalardım, o bembeyaz kağıdın saf kollarına… Havasını teneffüs ettiğin o şehre düşkünlüğüm kadar sana düşkün olduğumu, ikinizden uzakta sararıp solduğumu ısrarla vurgulardım. Ateş ateş savrulan mektubumun, orta yerinde ağlardım kuşkusuz… Gözyaşımdan bir damla, mürekkebe karışırdı… Ve sen; tam o satırı okurken içlenirdin benim için… Sonra ağlardın belki de… Kim bilir? Fatih’ten Zeyrek’e uzanan kaldırımlarda, ismimi tekrar ederek yürürdün bir akşam üstü…
Mektubumu almak için acele ederdin, biliyorum… Neden yazmadığımı sorardın telefona sarılıp… Halbuki çoktan posta katarlarının içinde, yola çıkmış olurdu mektubum… Ama sen sabredemezdin… Sana, Akdeniz’de baharı karşılayan tabiata ilişkin tasvirlerle sunardım gönlümü… Hanımeli kokularıyla, yaseminlerin mahzunluğunu anlatırdım uzun uzun… Oya ağaçlarının kıvrım kıvrım olmuş bedenlerinde, hayallenen sakaların bestelerinden söylerdim, usulca kulağına… Dalgaların yaladığı sahillerden kopup gelen bir rüzgârın selamını da iliştirirdim mektubumun ucuna… Sonra çam ağaçlarının sana dair kıskanışlarını anlatırdım. Karacaoğlan’a mekân olan Torosları, aşkınla şenlendirirdim şu nisanda… İlle de turna sürüleri geçerdi gökyüzünden…
Mutluluk seninle gelirdi… Mutluluk arardım geçen yaz birlikte çekilmiş fotoğraflarımızda… Hele… Hele o Haliç ikindisine mühürlenmiş tebessümün yok mu? Yegâne tesellim olurdu şu bahar akşamında… Ezbere sevmekten kanayan gönlümü duyacak kadar insafın yoktur… Bilirim… Masallara karnın toktur… Ezip geçtiğin bu kalbin sahibiyle, âtiye dair neyin olabilir ki senin?
Neyse… Mektuba devam edeyim…
Sana bekârlık meşguliyetlerimi anlatır, şikâyetlenirdim… Bulaşık ve çamaşır yıkamaktaki maharetimi(?) yazarken yüzüm kızarırdı. Yalnızlığımdan dem vururdum sonra… Cânıma cân, damarımda dolaşan kan olduğunu anlatacak kelime bulamamaktan ötürü, saçmalardım birkaç satır… Sonra Yahya Kemal’in bir beyitine sarılırdım… Mısralardan anlarsın diyerek devam ederdim, Akdeniz akşamına gamlanarak düşen gölgemin karanlık hikâyesine… Özlediğimi anlatan satırlara, özlemimi de perçinlerdim sessizce… Seni bana bulduran Allah’a, yârlığını onasın diyerek yakarırdım ta yürekten… Sonra nisan yağmurlarından ilham alan gözlerimde, hayalini ıslatırdım ağlayarak… Sen o ân şüphesiz üşür ve titrerdin cânım…
İstanbul… Beni sorardı sana… Sen mahcup olur, susardın… Biliyorum… Seni azarlardı İstanbul…. Ve sen, İstanbul’un sesini kısardın… Lâkin kalbin çınlardı yanık yanık… Ve her seher; sen de güneşin doğuşunu ıstırâb içinde seyrederdin uyur uyanık… Mektubumla aranda ne var, bilemem… Ama yazanı pek fena hallere atardın değil mi?
O hallerin içinden seslenen yüreciğimi alıversen ne olur? Ne olur, bir ömür âzâdsız kölen eylesen ömrümü? Ne olur sanki, kan rengine boyanmasa satırlar?
Neyse… Istırâbımı âşikâr etmemin vakti değil, kuğu edalı güzel… Kuğu dedim de; aklıma Lâle Devrinin, mehtâbı seyre çıkanları taşıyan çifte kürekli kayıkları geldi… Sonra bir rüyaya düşüverdi yorgun dimağım… Hani o saltanat kayıklarından birinde, sen de varmışsın gibi… Leylâk rengi ferâcenle mehtâbı ağlattığın bir geceye düştü yolum… Dudaklarındaki gül kurusu mahcubiyeti konuşurken yakamozlar, Haliç sırtlarından, bülbül şakımasıyla sarhoş esen rüzgârın sırtındaydım inan ki… Bembeyaz ellerin suya değince, tutuşuvermişti de deniz, buharlaşan her zerrede mehtâbı kucaklamıştı karanlık sular…
Sana gelmek istediğimi yazardım… Hani şu, bitip tükenmek bilmeyen işlerimi, bir kenara bırakıp sana varmak arzusuyla yollara düşüşüm var ya… İşte, öylece gelmek isterdim… Yalnız bir şartım var! Beni bir daha bırakmayacaksın… Rüya misali geçen birkaç günün ardından, çok sevdiği kedisini azıtan küçük bir kız çocuğu gibi, uğurlamayacaksın Beşiktaş İskelesinden! Yoksa bu deli gönül, o kara gecenin ağır ve acı dönüş yolculuğunu kaldıramaz bir daha… Bir daha çekemez bu çileyi…
Aşk üstüne felsefe bâbından kelimelerle yüklü ilân-ı aşklarda bulunurdum sana… Sevdanın beşgenlerinde, geometrik keşiflerin tamamını ağlatırdım cânım… İstatistik ilminin bütün açılımlarını kördüğüm eder, yine senin olurdum… İhtimâlleri ihmâllerden kurtarmanın adını vuslat hesabıyla ebced eyler, ismini ismimin yanına gözyaşımla yazardım… Sen buğulu bakışlarının ikliminde, bir yediveren güle çevirirken beni, ben senin buğday yanığı çehrende kımız yudumlamış alpler misali sızardım.
Son okuduğum kitaptan bahsederdim belki… Belki de çocuklaşırdım seni özlemekten ötürü… Mızıkçı kelimelere sığınırdım. Gel diyerek titreyen çağrılarımı nakşederken kağıda, kalemi daha bir bastırırdım kuşkusuz. Yazarken yaptığım yanlışları karalamak suretiyle kapatırken, kalbimi resmederdim şuursuzca.
Sonra… Sonra geçmekte olan zamana atıfta bulunurdum… Ömrümüzün beyhudeleşen dakikalarına çekerdim dikkatini… Tevellütten bu yana, yolu yarı etmemize ramak kaldığını irdeleyen şaire nazire edercesine, saatine bakmanı isterdim… Kol saatine değil… Gönül saatine… Hâlâ bana beş var mı?
Ne yazarsam yazayım, kıymeti harbiyesi yoktur bilirim… Lâkin ne yapayım? Seni bulalı, reddetmene rağmen senin olalı; şifasız bir yaradan farkım yok ki…! İşte… Tek tesellim, gönderemediğim mektuplarım… Bir de; Haliç mavisine pembe bir gül misali akseden endamının, hayal karesi…
Delilik yapmama az kaldığını yazmayı da unutmazdım hani! Şu yirmibirinci asra inat, töre der; seni yağız bir atın terkisine atmaktan bahsederdim… “Deli Kurt” namlı yiğide, fiilen deli bir kurt, (…..) olarak yaraşır değil mi?
Suçlardım sonra seni… Korkak olmakla ithâm ederdim… İstenilmek bu kadar mı ağır bir yüktür? Peki, ya sevilmek? Acım, aşkımı geçmeye cüret etse de; aldırma sen bana. Ben seni, kimsenin kimseyi sevmediği kadar seviyorum. Dedim ya… Allah büyüktür!
Seninle kovalamaca oynadığımız bu satıh, tam manasıyla bir daire. Akreple yelkovan gibiyiz, anlamasan da hâlâ… Ne kadar koşarsan koş… Senin en uzak diyerek soluklandığın yer, yanardağ misali püskürmekte olan kalbimin etekleridir bitanem…
Engizisyon mahkemeleri kadar izansız şu mantığını bir terk etsen. Sırrı çözeceksin amma… Bilirim; beni pek üzeceksin.
Nasipten bahsedersin hani… Hani içindeki sesin, iknâ edici sözlerine kulak astığın vakitlerde, üzerine gittiğim için ağlarsın ya… İşte kabul etmek cesaretini gösteremediğin sevdânın, delilidir bu anlar… Kısmet değilmiş dersin de… Bilmem kaç defa beni getirip de senin önüne atan hükm-ü İlâhi’nin tasavvuruna dahi yanaşmazsın.
Mektubum gece kadar uzar… Ve sen okumaktan bitap düşmüş gözlerle, Fatih Camiinden yükselen sâbâ makâmı ezanları dinleyerek Rabbine sığınırsın… Ne hoş tesadüftür ki; ben de aynı vakitlerde O’na sığınmaktayım… Tan ağarıncaya dek birlikteyiz. Hak huzurunda…
Güneş doğunca başlar ayrılığımız.

|