Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
8  544  2967064

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2005 Mayıs Dergisi - Sayı:47 sayfa:13    
 

EY TÜRK GENÇLİĞİ, BİRİNCİ VAZİFEN... M. KEMAL ATATÜRK


İbrahim ORTAŞ


Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışının 84’üncü yılında yine coşkulu bir şekilde 19 Mayıs gençlik ve Spor Bayramını kutluyoruz. Pekâlâ kaçımız Atatürk’ün mesajını doğru algıladık? Atatürk neden en büyük yaratısı olan Cumhuriyeti gençlere bıraktı, ne bekliyordu gençlerden? Neden belirli bir tecrübesi olan yaşlı-orta yaşlılara değil de gençlere bıraktı en büyük emanetini? Pekâlâ Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği o dönemin gençleri şimdi yerini günümüz gençlerine bırakmak istiyorlar mı? Atatürk’ün emaneti o günden bu güne ne durumda? O dönemde Cumhuriyetin ulusal ve uluslararası alandaki saygınlığı ile günümüzdeki saygınlığı arasında bir fark var mı? Atatürk’ün uzak görüşlü, kendine güvenen, zeki, dinamik ve ülkesinin sorunlarına sahip çıkması gerekir dediği o gençlik ruhu bugün kaç kişide mevcuttur?

Her yıl yalnızca 19 Mayıslarda hatırlanan gençlik bayramları gerçekten gençlere bir şeyler verebiliyor mu? İçi boş, oynayın, zıplayın, koşun, yiyin için mi? Yoksa geleceğine sahip çıkan, çağcıl, kişilikli, iyi eğitilmiş, üretken ve yaratan, yarattığı ölçüde de mutlu ve paylaşımcı bir gençlik mi? Böyle bir gençlik istiyor muyuz? Bu sorunun cevabı yarınların bilgi toplumunda ülkemizin yerini belirleyecek tek güç olduğu inancındayım.

Her 19 Mayıs günü Mustafa Kemal Atatürk’ü yaptıkları ve yapmayı düşündükleri ile bir bütün olarak değerlendiririm. İnsanlığın tarihinde belki de en zorlu geçen 20. yüz yılın ilk yarısına denk düşen yıllarda, birinci dünya savaşı ile feodal tarım-din sistemine dayalı Osmanlı imparatorluğunun yıkıldığı ve dünya haritasının yeniden çizildiği bir dönemde modern cumhuriyeti kurmak, yurttaşlık bilincini geliştirerek yurtta barış, dünyada barış ilkesini savunmak, uzun süre savaştığı batı dünyasının medeni değerlerini benimseyerek çağdaş değer yargıları doğrultusunda, eğitim sistemini şekillendirmek herhalde büyük liderlerin gerçekleştireceği bir başarı olsa gerek. Savaşı kazanan lider, kendisine önerilen padişah olma ve egemenlik kayıtsız şartsız sizin olacaktır önerilerini red etmiş ve bunun yerine egemenliğin halka ait olduğu Cumhuriyet fikrini benimsemişti. En büyük emanetim dediği, Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik bugün beynini değil, cebini doldurması gerektiği konusunda yetiştirilmektedir.

Cumhuriyeti kuran dönemin genç beyinlerinin çağdaşlaşma hedefleri ve gerçekleştirdikleri ile soğuk savaş döneminden sonra önümüze konulan modeller sonucu bugün gelinen noktada büyük bir çelişki görülmektedir. İnançlı, çalışan, üreten, mutlu ve geleceğinden umutlu, cebinden önce beynini doldurmayı düşünen idealist genç Türkiye´nin insanlarının ülkesi şimdilerde eğitilmemiş fakat öğretilmiş, geleceğinden umutsuz, karamsar, kamu malını arpalık gören, salla başını al maaşını anlayışında, verimsiz, umutsuz insanlardan oluşmaktadır. Bunun sorumluluğunu gençlerde değil, onları buraya sürükleyen yönetici büyüklerde aramak gerekir. Sorumluluk taşıyan her yurttaş gibi kısmen biz de suçluyuz. Montesquieu: “Bir ulusun gençleri bozulmaz, o ancak yetişkinleri bozulduğu zaman bozulur” diyor. Gerçekten doğru. Genç, çocukluk aşamasında daha yeni gelişme sürecine ve beyni ile olayları kontrol etmeye ve kendisini geleceğe taşımak istemektedir. Onun için genç nasıl bir ortam bulursa ona göre geleceğini çizecektir.

Gençlik gelecektir ve dinamizmidir. Yani yeni fikirler ve bunların ifade edilmesidir. Mustafa Kemal’in liderliği burada gizli, bu gerçeği gördüğü için emanetini uyanık genç beyinlere bırakarak gençliğin ülkesinin sorunlarına sahip çıkmasını önermektedir. Benjamin Franklin “Gençliği anlamadığınız an dünyadaki işiniz bitmiş demektir” diyor. Atatürk ”Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” derken kendine güvenmesini ve manevi cesaretinin olmasını istemektedir. Bunun için her yönüyle güçlü ve dinamik, başkasının önünden el pençe durarak değil, net olarak beynine ve bilgisine güvenmesini beklemektedir.

Voltaire: “Bırakın, gençler dünyayı düşledikleri gibi görsünler, büyüyünce nasıl olsa olduğu gibi görecekler” der. Atatürk’ün gençlikten beklediği, ülkesinin sorunlarına sahip çıkmak, bu da siyaset yapmayı, tartışmayı ve yanlışlara karşı çıkılmasını gerektirmektedir. Ancak ne yazık ki ülkemiz hep gençlikten ve genç fikirlerden korkar oldu. Batı toplumlarında 18 yaşında kişiler milletvekili olurken bizde 40 küsur yaşında dahi “sen sus, daha gençsin, aklın ermez” denmektedir. Düşünen, eleştiren, olaylara farklı bakan dinamikler istenilmiyor, bunun yerine kendi fikrinden çok başkalarının fikirlerini savunan, kendine güvenmeyen, yaşaması başkasının bayraktarlığını yapmakta gören, güçlünün yanında olan, evet efendimciler baş tacı edilmektedir. Bu konuda Montesquieu: “Bir ülkede dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün sağladığı çıkardan daha verimli olursa o ülke batar” der. Buna benzer bir halk deyişi: “Bilgisiz başköşede yer bulursa, başköşe eşik, eşik de başköşe sayılır”. Bu tür anlayışlara sahip kişilerin son yıllarda maalesef ve maalesef üniversitelerde sayılarının yaygınlaşması gelecekteki sağlıklı bir bilgi toplumu yaratma beklentilerini ve umutlarını kırmaktadır.

Bir dönem insan beyninin gıdası olan kitaplar suçlu gösterilerek her gece haber bültenlerinin birinci konusu yapılarak adeta okumak yasaklanmıştı. Kitap okuyan gençlik sakıncalı gençlik olarak görülmüştü. Bunlar bilerek mi yoksa bilmeyerek mi yaptılar? Bilmiyorum. Ancak Türkçe’si ile bu topluma bir yerlerden tam bir kültürsüzlük aşılanmaktadır. Bir başka ifade ile “tele vole kültürü” aşılanmaktadır.

Son yıllarda çağdaşlaşmayı küreselleşme olarak algılayan anlayış her şeyi Amerikan yaşam biçimi gibi düşünmeye başlamıştır. Marllboro sigara içmek, cep telefonu kullanmak, lüks arabalara binerek yüksek hoparlörlerde bangır-bangır dilini bilmediği müzik dinlemek, Coca Cola içmek, Hamburger yemek... Bugün topluma yarı Türkçe yarı İngilizce’yi empoze eden, Cola içiren, Hamburger yediren, ABD bayraklı tişörtler giydirmeye özendirenler acaba yakın gelecekte bu toplumun kendilerine yabancılaşacağını hesapla- yabiliyorlar mı? Maalesef bütün bunların sonucunda bugün gaflet ve delalet içinde kaçıncı derecede yönetildiğini bilmeyen, bilmediği gibi başkalarını yönetmeye kalkışan geniş bir okumuşlar ordusu oluşmuştur. Orhan Veli’nin dediği gibi “Bir elinde cımbız bir elinde ayna, ne Londra konferansı ne Yalta toplantısı, umurunda mı dünya”.

Şimdi de diyoruz ki Irak bu duruma nasıl geldi? Irak’ta da sözüm ona meclis vardı, aşiretler vardı, üniversiteler vardı, hatırlı insanlar vardı, her şeyi bilen devletin büyük zatları vardı. Ayrıca gelene ağam gidene paşam diyen, her devrin adamı, kanımız canımız sana feda olsun diyen yüz binlerce askeri de vardı. Ancak Irak’ın ülkesinin geleceğini gençliğine bırakan bir aydınlanmacı lideri yoktu. Yurttaşlık bilinci yoktu. Fikirler tartışılmıyor, açık toplum olma ve hesap verme kültürü yani demokrasisi yoktu. Ya şimdi! Kendi toprağının efendisi olmayı beceremeyen varlık içinde yokluk yaşayan ne yapacağını bilmeyen milyonlarca aç sefil Sümerlerin torunlarını yarı açık cezaevine kapatıldılar.

Yaşamın amacı önemli olmaktır. Saygın olmak, bir şeyi savunmak, amaçlı ve boşuna yaşamamış olmaktır. Gençlerimize coşkulu yaşamayı, hayatı anlamayı ve buradan esinlenerek bilim yapmayı maalesef anlatamadık. Leibniz: “Gençliği iyiye yönelten insanlığı iyiye yöneltir” diyor. Maalesef gençliğimizi iyi eğitemedik. Her fırsata nüfusunun büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğunu söylediğimiz gençlerimizin sorunları nelerdir. Atatürk’ün çağdaş, aydın kafalı, dünya ile bütünleşecek bireylerin yetişmesini istediği eğitim kurumları, maalesef bugün dilekçe bile yazamayan ve kendini ifade edemeyen üniversite mezunları yetiştirmektedir. Milyonları aşan diplomalı işsizler, iyi eğitilmedikleri için ne yapacağını bilemektedirler. Eğitimin mimarları öğretmenler ve öğretim üyeleri yaşam standartları yönünden yoksulluk sınırında bulunmakta, bir çok hoca gazete, kitap okuyamıyor, okuyanların büyük çoğunluğu da ya spor sayfasına bakıyor yada magazin sayfalarına bakabiliyor. Hayatında ciddi anlamda roman bile okumamış, aydınlanmamış diplomalıların sayısının çokluğu bugün dünyanın bilgi çağını yaşarken bizim halen kendimiz ile uğraşmamızın en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır.

“Gençliğin en büyük avantajı, her şeye yeniden başlamaktır, yaşlılıkta gerektiğinde, bunu yapacak vaktimizin olmamasıdır” der Dean Martin. Halen yapılacak bazı şeyler mümkündür. Bilgi çağını yakalamak için mutlaka ve mutlaka başta üniversiteler olmak üzere eğitim sistemimizin ciddi olarak işletilmesi gerekmektedir. Adı üstünde Milli Eğitimdeki eğitimin durumu ortada. Liselerden ezbercilik ve test çözerek üniversiteye gelen öğrenciler üniversiteyi de ileri lise gibi görüyor. Üniversitelerin durumu ortada, sonuç çok sayıda diplomalı var ancak kaç tanesi bunun hakkını verebiliyor.

Her yönü ile iyi eğitilmiş kendi kendini disipline eden dinamik gençlik yetiştirmek zorundayız. Kendi kendimizi eğitmek, kültürel altyapımızı sağlamak, insanlık adına bilim yapmak ve bunun nimetlerinden hep birlikte yaralanarak mutlu bir toplum yaratılabilir. Atatürk’ün emanetini teslim ettiği gençliğinden bunlar beklenir. Yoksa duymayın, görmeyin, konuşmayın, tartışmayın ancak yiyin için ve üst üste yıkılın diye bu Cumhuriyet emanet edilmedi.

Bilgi çağında üretken ve mutlu bir gençlik ile daha coşkulu 19 Mayısları kutlamak dileği ile.

Bu vesileyle geçen yıl yazdığım ilişikteki “Bilgi Çağında Yaratıcı Gençlik” yazımı okullu ve okulsuz bütün gençlerimize yararlı olur inancı ile bilginize sunuyorum.


19 Mayıs 2003


ANAFİLYA´nın NOTU: Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesidir. Yazarın \"Bilgi Çağında Yaratıcı Gençlik\" adlı yazısı bundan sonraki sayfada yer almaktadır.

İbrahim ORTAŞ


sayfa:13

İLETİŞİM İÇİN

 
_