Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
4  51  2933152

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2005 Kasım Dergisi - Sayı:53 sayfa:33    
 

FAKİR BAYKURT'un SANATA ve YAŞAMA BAKIŞI


Ahmet ÖZER


Fakir Baykurt’un anısına düzenlenen panelde yapılan konuşma
/ Ankara, 16 Ekim 2005




\"Anam babam okuma yazma bilmiyordu. Evimizde tek kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsünde eğitti, öğretmen yaptı; elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına kattı. Şimdi düşünüyorum, yokluktan geliyorum.” (1)

Saygıdeğer Dinleyiciler

Değerli yazarımız Fakir Baykurt´un anısına düzenlenen böyle bir toplantıda, yapılması gereken, söyleşilerinin çoğunu bir araya getiren, Benli Yazılar yapıtının 11. sayfasına bakmaktı. Ben de aktardığım bu satırları oradan aldım.

Fakir Baykurt, Türk yazınının yetiştirdiği seçkin bir değerdi. Çevresini bu denli derinden etkilemiş kaç yazarımız vardır bilemem! Çoğu okur; yazarına, okuru olduğu sürece bir bağlılık duyar. Oysa Fakir Baykurt´un okurlarının ona bir büyük sevgiyle, bir büyük saygıyla, derin hayranlıkla bağlandıklarını iyi biliyorum. Yazarlık yaşamında, öğretmenliğinde, özellikle de TÖS başkanı iken verdiği emek savaşımında, yurduna, insanına, özellikle de öğretmenine sahip çıkmaktaki kararlılığı, bu hayranlığı derinden derine harlandırmıştır.

Ben de o hayranlardan biri olmanın onurunu yaşadım hep. Onun meslektaşı olmanın kıvancı ise az kazanım değildir bizler için!

Bizler öğretmenliği onunla sevdik. Okur olmamızda, onun yapıtlarının gerçekçi boyutu yadsınamaz. Yazarlık yaşamımızda, geliştirmemiz gereken kişiliğimiz, onun duvarlarımızı süsleyen fotoğraflarıyla biçimlenmiştir diyebilirim.

Bizler, geldiğimiz mekânı çok yönlü anlatan bir yazarın kitaplarıyla gözlerimizi açtık dünyaya. 60´lı yılların ikinci yarısında öğretmenliğe başladığımızda, o TÖS başkanıydı. 36 yıl önce ülkeyi sarsan 1969 Büyük Öğretmen Boykotunda ise kolkolaydık. Fakir Baykurt´un; öykü ve romanlarıyla, yaptığı konuşmalarla, öğretmenliğiyle, sendikal göreviyle bütünleştirdiği, örnek alınacak bir yaşamı vardı. Bu örnekliğin, dünden yarına kesintisiz süreceğine inanıyorum.

Biz onun okuru, o bizim okulumuz oldu.
Sözlerimin burasında, 60. yaş günü nedeniyle Alman Yazarlar Birliği Sekreteri Hans Van Ooyen´in, 8 Aralık 1989 günü Duisburg´da, yaptığı ve Baykurt´un yazarlığı kadar kişiliğini de değerlendiren konuşmasından kısa bölümler vermek istiyorum:

Fakir´i düşündüğümde gözlerimin önüne Türkiye´de bir köy geliyor... Yoksulluğu ve erkek egemenliğini, ağır çalışmayı ve sessiz boyun eğisi, kurak toprak, güçsüzlük ve çıplak korkuyu görüyorum...

Fakir´i düşündüğümde, gecenin karanlığında diliyle ve sözcüklerle sessizliği delmeye çalışan genç bir insan görüyorum...

Fakir´i düşündüğümde, kitaplarını anımsıyorum... Almancaya çevrilen kitapları, bize nelerden yoksun kaldığımızı sezdiriyor.

Fakir´i düşündüğümde, önümde buraya gelmiş ve ülkesinin bir parçasını birlikte getirmiş bir göçmen görüyorum.

Fakir´i düşündüğümde, önümde altmış yaşında bir yazar, Türk yazını üstüne meslektaşlarımla yaptığım söyleşilerde adı her an geçen, herkes tarafından sadece yapıtlarından ötürü değil, insanları yönlendirici yeteneğinden dolayı da sevilen bir insan görüyorum.

Fakir´i düşündüğümde, ailesinin bütçesine yardımı olsun diye okula gidemeyen, geçinmek için çalışması gereken genci görüyorum... \"
(2)


\"Yazınımızın daha doğrusu öykü ve romanımızın sınırlarını Orta Anadolu´nun bozkırlarından Almanya´nın Ren kıyılarına taşımış\" (3) seçkin değerimiz Fakir Baykurt, Bedri Rahmi´nin Nâzım Hikmet´i anlattığı Zindan´ı Taştan Oyarlar adlı şiirindeki dizelere ne denli yakışıyordu:

             Ne bir haram yedin ne cana kıydın
             Ekmek gibi temiz su gibi aydın
(4)


Bilindiği gibi bu dizeler, sevgili Uğur Mumcu´nun cenazesinde de yeri göğü inleten bir işlev taşıyacaktı.

Fakir Baykurt; gerek yazar, gerek eğitimci, olarak binlerce yıl geçmişi bulunan Anadolu´nun, Anadolu insanının yaman bir gözlemcisiydi. Gönen Köy Enstitüsü´nde edindiği eğitim olanağını, kültürel kaynaklarla bir güzel harmanlayarak yazarlık yaşamının eşiği olarak belirlemesi, yaşadığı ülkenin sorunlarına çok yönlü tanıklık etmesi, bu sorunların giderilmesinde kendini sorumlu duyumsaması, onu aydın olmanın sorumluluğuyla yüz yüze bırakmıştı. İlk kitaplarına giden yolun kültürel ve sanatsal verilerle donanması ise, onu ilerinin seçkin bir yazarı olarak belirlemeye yetecekti.

Bir şöyleşisinde yaşamı üzerine şunları vurguluyordu:

\"Ben dikenler arasından çıkıp geldim. Yüzlerce yıl karanlıkta bırakılmış köylerin birinden Akçaköy´denim... Kitabı köyümüzde açılan üç sınıflı eğitmenli okulda gördüm. Okumayı yazmayı Köy Enstitüsünde öğrendim.\" (5)

Başlangıçta evinde okuyacak tek kitabı bulamayan Fakir Baykurt´a; öyküleriyle, oyunlarıyla haklı bir üne kavuşan yurdumuzun seçkin yazarı Haldun Taner, yıllar sonra şunları söyleyecekti:

\"Efendim ben bir profesör oğluyum; siz bir çiftçi çocuğusunuz, belki ana babanız okuma bile bilmiyor. Bense kitapların içinde buyüdüm. Bir şeyler olmamda bunların büyük etkisi var. Biz yola koyulup en az beş yüz metre önden gidiyoruz. Siz sıfır metreden başlayıp bize yetiştiniz ve geçtiniz; dünya çapında bir olaydır bu. Rahmetli Tonguç Baba işte bunu başarmış bir büyük adamdır; anlıyor musunuz?\"

Fakir Baykurt, işin önemini çok iyi anlıyor; çok iyi biliyordu. Bütün ömrünce yazdıklarında daha güzel bir dünya ve insanca yaşama özlemi ağır basıyordu. İçinden çıktığı toplumu uyandırma görevini üstlenmişti; bu bir yurtseverin olmazsa olmaz tavrıydı. Ancak bildiği bir şey daha vardı, o da şuydu: \"Sanatta devrimci tavır hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız bize ün sağlamaktan ya da kalıcı olmaktan önce toplumu etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat, insanların bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım edemez. \"(7)

Yakın dostu, onun yetiştiği kurumlardan yaşama atılan, öğretmenliğini yazarlığıyla bütünleştiren Adnan Binyazar, Gerçek Bir Halk Aydınlanmacısı adlı yazısında, Baykurt´un ömrünü verdiği yazarlık emeğini, edebiyatçı kimliğini şu tümcelerle yansıtıyordu:
\"Edebiyatın işlevi, insanı yaşadıklarıyla kavramak, onun ruhunu yansıtacak anlatısal beğeniyi yaratmaktır. İnsanımızı toplumsal bir varlık olarak algılayıp anlatan Fakir Baykurt, edebiyatta bunu gerçekleştirmiş, iz bırakmıştır. Roman ve öykülerinde, ´sıradan´ saydığımız insanı yansıtma yolunda kullanmıştır kalemini. İnsanımızın yaratıcı, savaşımcı kişiliğine sanatın aynasını tutma başarısını gösteren yazarlardan biri olmuştur.\"(8)

Sözlerimizin bu noktasında; değerli yazarımızın, sanatçının toplumdaki yeri ve önemine, yazarın toplumdaki sorumluluğuna, yazın adamının aldığı görevi nasıl gerçekleştireceğine ilişkin görüşlerini vurgulamak istiyorum:

     \"Sanatçının halkla düşüp kalkması, meyhaneden çıkması, çalışan halkın arasına karışması, dilini onun diliyle, düşüncesini onun düşüncesiyle emiştirmesi beklenir. Ondan alması, ona vermesi beklenir.
        Sanatçı halinden hoşnut olmayan, yoksul bırakılan ezilen kitlelerin durumuna eğilsin yeter bize, ötesini kendisi bulur getirir. Ezilen kitlelerin durumuna eğilebilen bir sanatçı, kitlelerin yaşamıyla gerekli ilintiyi çoktan kurmuş; ondan alan, ona veren bir denklemin içine girmiş demektir.
        Sanatçının önde olmadığı toplumda; baskı, sanatçıları yıldırmayı ve sindirmeyi başarmış demektir.
        İyiden güzelden, doğrudan yana olduğunu duyduğumuz aşağı yukarı kimsenin yadsıdığını da görmediğimiz sanatın bugün iyi, güzel ve doğru uğruna dünyayı değiştirme eylemi için halkın önüne düşmesini bekliyoruz. Buna yönelmemiş sanatı da devrimci sayamayız. Dünyanın en kalabalık kitlesini oluşturanlardan yana olmayan sanatı, dün olduğu gibi bugün de bir mutlu azınlıktan yana saymak gerekir ki hiçbir çaba bugün bir mutlu azınlık için olamaz, sanat nasıl olsun?
        İster yazarlık, ister çizerlik hangisi olursa olsun, sanatı bir iş olarak aldığımız zaman sadece romanı, resmi ya da besteyi düşünemeyiz, iş, daha geniş ve bütünlük gösteren bir kavramdır Nitekim eğitim de sadece ABC öğretmek değildir. İşin öncesi ve sonrası da işin bütünü içindedir. Önce´si ve sonra´sı da iş sahibine, sanatçıya görev yükler. Yazarsa, yazdığını yaymanın ve okutmanın gereklerini de üstlenecektir.\"
(9)
        Baykurt´un \"Dilim yazarlığımın da, yaşamımın da en özenli yanıdır. Onu düzenli, temiz tutmak her zaman baş kaygım olmuştur. Bir yazarın dili yoksa başka neyi vardır?\" sözleri; onun dile, Türkçeye son derece önem veren bir yazar olduğunu gösteriyor. Bir yapıtın geniş halk kitlelerine ulaşmasında, onun özgün bir dil taşıyışının önemli rolünün olduğunu iyi biliyordu Baykurt. Yaşamı boyunca yazdığı 60´ın üzerindeki kitabında kullandığı dil, hiç kuşkusuz bir ´Fakir Baykurt Dili´dir. Yazın adamının yapıtlarında özgün bir dil kullanması gerektiğini sürekli vurgulayan Baykurt; sanat, sanatçı ve sanat ürünü üzerine şunları söylüyordu:

\"Hiçbir sanatçı durup dururken ortaya çıkmaz; sanatçıyı ve sanat ürününü, toplumsal yapı belirler, biçimlendirir, yönlendirir. Özellikle devrimci sanatçı, toplumdaki bir birikimin, bir oluşumun ürünüdür.

Bir sanatçıyı ve sanatını gerçek kimliğiyle tanımak, anlamak için, onu yaratan toplum yapısını, bu yapının sanatçının yaşamına yansıyan maddi koşullarını bilmek gerekir. Toplum yapısı ve maddi koşullar bilinince, yaşamın estetik bir görüntüsü demek olan sanat da, sanatçı da kolay anlaşılır.\" (10)


Fakir Baykurt´un olağanüstü gözlemciliğiyle biçimlenen dilinde, Türkçenin bütün renkleri gizlidir sanki. İşte bu dili, Kaplumbağalar adlı yapıtının giriş bölümünde, karanlık bir gecede gökyüzünü süsleyen yıldızlar gibi ışıl ışıl görürüz. Çoğu yazarın aksine yazacağı yapıtlarla ilgili alan çalışması yapan Baykurt´un bu çabasını, şu betimleme ne güzel anlatır:

\"Güneş Tozak kırına kocaman bir ateş dağı gibi çöktü. Tozak kırı yanıyor. Taçları gonca iken solmıış gelingüvey otları, kuşekmekleri, çobançantaları, koyungözleri tamtakır kurumuşlardı. Bir deri bir kemik yılanlar, tarla sıçanları, emecenler, zavallı yelistan böcüleri sinecek bir gölge girecek bir delik arıyorlar. Kanları buhar olup uçmıış serçe kuşları ateşler içinde yanan toprağa düşüyor. Lokma lokma ölüyorlar.
Toprak yanıyor... \"


\"Fakir Baykurt, anlattığı kişilerin dünyalarına uygun bir dil ortamı yaratıyor. Bu ortamı kurmak, oluşturmak için de konuşma dilinin şiirini, daha doğrusu tadını oluşturan öğeleri yakalamaya çalışıyor. Halk dilinin söz değerlerini, deyimleri, kalıp sözleri, atasözlerini, ikilemeleri, pekiştirmeleri, tümce düzenini, kılı kırk yaran bir tutumla değerlendiren(10) Fakir Baykurt, Tırpan romanının en belirgin karakteri Uluguş Nine´yi şöyle konuşturur:

\"Bre devrilecesiler: Petek petek ballarımız size gidiyor! Tulum tulum peynirlerimiz size gidiyor! Onca av kıışlarını furup size yolluyoruz. Size gidiyor taze kuzular. Oturup cavırlarla yiyorsunuz! Emme siz hangi aşları bişirdiniz, bunca yıldır yoksullara. Hangi kuşları kondurdunuz, Kemal Paşa ölüp gittikten sonra başımıza? Vergi dediniz aldınız, esger dediniz yoldunuz, oy dediniz sandık sandık verdik size a deşilecesiler! Hacılar sizinlen, hocalar sizinlen. Alçattık belimizi, bindikçe bindiniz. Her gaherlerinizi çektik, hiçbirine gık demedik...\"

Sözü burada yine ona verelim:

\"Gerçeği algılarken bir sanatçı olarak, bir yazar olarak algılayacaksınız. Dikkat edeceksiniz, düşüneceksiniz. Anlamaya, yorumlamaya çalışacaksınız. Oradan aldıklarınızı, nasıl yazı biçimine, öykü biçimine dönüştürebileceğinizi sürekli düşüneceksiniz.\" (12)

\"Sanat pek çok başka insan çabası gibi insan için, halk içindir, ama her türlü estetik yüceliğe ulaşmak koşuluyla. Estetik tamlığa ulaşmamış yapıtlarımız, yeterince halka yararlı olamazlar. \"(13 )


Onun dil sevgisi, anadiline bağlılığı, düşüncesini ifade etmedeki ustalığı, sanata, estetiğe bakışı şu tümcelerde ne güzel anlatılır:

\"Türkçeyi binbir çiçekli, çok güzel bir yaylaya benzetiyorum. Yurdumu sevdiğim gibi, dilimi de seviyorum. Bu yaşımda onu daha güzel konuşmak, daha güzel yazmak için çaba gösteriyorum.\" (14)

Nice romancı düşsel dünyalar yaratıp orada kulaç atarken Baykurt´un romanlarıyla gerçeğin içindeki insanı bir acımasızlığın batağından kurtarmak adına savaşım verdiğini görürüz. Onun bütün romanlarındaki örgü, insanın daha güzel dünyada yaşaması uğruna verilen savaşımın önemli bir halkasıdır.

Kimi yapıtları üzerine edilen sözlerin ışığında bir gezinti yaparsak onun üstlendiği görev ve sorumluluğun boyutlarını daha iyi kavramış oluruz.(15)

YILANLARIN ÖCÜ: Kırsal kesimdeki egemen unsurların, giderek yıkıma doğru gidebilecek egemenliklerini ve etkinliklerini sürdürebilmek için rakip olabilecek ya da karşı durabilecek unsurları etkisizleştirme sorununu ele alır.

IRAZCA´NIN DİRLİĞİ: Örgütsüz, bireysel ve plansız mücadele veren emekçi yığınların, oyunda yenik düşmelerinin romanı olur.

ONUNCU KÖY: Köy öğretmeni öncülüğünde Anadolu´nun uyanışını vurgular. Burada öğretmen, ´Promete´ görevini üstlenmiş gibidir.

KAPLUMBAĞALAR: İnsanoğlundaki cevherin yeteneğin, yaratma gücünün başka bir görünümünü vermektedir. Fethi Naci´nin deyişiyle:

\"Kaplumbağalar, Türk köylüsünün yaratıcı gücüne inancın romanıdır.\"

AMERİKAN SARGISI: Konusunu Amerika’yla işbirliği içinde bulunan geri bıraktırılmış ülkelerin güncelliğini ve geçerliliğini yitirmeyen sorunundan almaktadır. Baykurt, bu romanında; çıkarcı, işbirlikçi çevrelerce tezgâhlanan oyunlara karşı, köylünün karşıt tavrını, tepkisini vermektedir.

TIRPAN: İnsanın doğal dünyasına ve bu dünyadaki direngenliğe ayna tutar.

KÖYGÖÇÜREN: ´Konusu köyde, kentte, bütün Türkiye´de geçen´, halkımızın bilincini ve bilinçaltını onun büyük özlemlerini, bir kısır döngüde takılıp kalmış olan büyük gücünü açıklayan bir romandır. Baykurt, eleştirel gerçekçi tavrını yurtdışında yazdığı yapıtlarda da gösterir.

BARIŞ ÇöREĞi: \"Azımsanmayacak sayıda çocuk, genç, yetişkin, pek çok insan, özellikle Almanya´da insanca demeye dilin varmadığı koşullar içinde yuvarlanıp gidiyor Barış Çöreği bu çözülüşün romanı olur.

DUISBURG TRENİ: \"Göç olayının yansıması, doğrudan toplumun bilincine hitap ettiği için, sosyolojik ya da etnolojik bir araştırmadan daha etkilidir.\"

KOCA REN: \"Köylerden şehirlerden kopup 3500 kilometre, hatta daha uzaklarda iş ve ekmek uğruna savrulan yüzbinlerimiz, milyonlarımız, bizim insanlarımız... Giderken ´İki yıl çalışıp döneceğiz´ diyorlardı. Yaşam, onları hesaplamadıkları uzamlara götürdü.\"

YÜKSEK FIRINLAR: \"Kimi küçük atölyelerde işçiydi. Kimi güvencesiz ocaklarda sökücü. Kimi yüzyıllardır kabuğuna kapatılmış köylerde çiftçi, kimi dağ aşmamış çay geçmemiş ıssızlıklarda, 17-18´inde koyun güderdi, ekin biçerdi. Kimi zımba gibi delikanlıydı, işsizdi. Bu roman onları anlatıyor.\"

GECE VARDİYASI: \"Fakir Baykurt Almanya’da ocaklara indi, fabrikaları dolaştı, \"heim\"lerde yattı. İnsanoğlunun uzayıp giden çilesini yazdı. Dört milyonumuz yurtdışında. Bunların çoğunluğu iki yıllığına gittiler 30 yıldır dönemediler.\"

Bu kitapların içeriği, seçkin bir yazarın yurduna ve dünyaya bakışındaki kararlılığının göstergesidir. Fakir Baykurt için yazma, toplumsal bir görev, yazarın yurduna ve insanına sonsuz bir hizmetiydi. Bir yazarın her koşulda insanına anlatacağı özgün konular vardı.

Tırpan adlı yapıtına yazdığı önsöz´ü izleyelim: “Türkiye toplumunun en ağır hizmetlerini ve üretim işini yapan bu insanların bilincindeki ve bilinç altındaki istekleri, tepkileri ve belli başlı çelişkileri, sanatın gereklerini de göz önünde tutarak yazmanın bir görev olduğunu her geçen gün biraz daha iyi anlıyorum. Edebiyat, tıpkı eğitim gibi, insanlarımızı hayata karşı devrimci tavır ve davranışlı yapmada önemli bilinçlendirme aracıdır. Benim eğitim ve edebiyat çalışmalarımın amacı bu noktada birleşmektedir.\"

Edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalarıyla toplumsal uyanışın büyük destanını yazan Fakir Baykurt, ülkemizin yetiştirdiği büyük yurtseverlerden biriydi. Yücel gibi, Tonguç gibi, seçkin bir Anadolu aydınlanmacısıydı. O; bütün ömrünü yurduna, yurdunun insanlarına, halkına adadı, halkın mutluluğu için gecesini gündüzüne kattı. Dünyadaki haksızlıkların ortadan kalması için sesinin yettiği yere değin direndi. Bu direnişi yapıtlarıyla ortaya koyan yazarlar arasında yerini aldı. Sanat ve edebiyatın toplumsal görevini bir yazar olarak en iyi algılayan ve bu algıyı yapıtlarında kanıtlayanlardan biri oldu.

Fakir Baykurt´u öğretmenliğinde, sendika başkanlığında rahat bırakmadılar; görevden aldılar, sürdüler, tutukladılar. O bütün bunları ta başından göğüslemiş bir yazar olarak yapılanlara karşı koymasını bildi. Hiç küsmedi, yazarak, üreterek içindeki öfkeyi yenmesini bildi. Bütün bunlara karşın, yapıtları sinemayla, tiyatroyla tanıştı.

Çok okunan, çok sevilen, takdir edilen bir yazar, bir öğretmen oldu.

Fakir Baykurt, bir ulu çınar gibi kökleriyle toprağımızın derinliklerine uzandı, dalları ve yapraklarıyla mavi gökyüzünü kucakladı.

Sözlerimizi, temsil ettiği binlerce öğretmenin sesi olan TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)´ün başkanı olması nedeniyle tutuklandığı günlere götürelim ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi önünde Askeri Savcının iddianamesine karşı verdiği İFADE´nin son bölümünü okuyalım:

\"İfademin sonuna gelmiş bulunuyorum. Sözlerimi bağlayacağım; ama bir istemim var, duruşma tutanağına geçmesini istiyorum. Bu istemim \"tahliye istemi\" değildir. Biz yattık yatıyoruz, öyle uygun görürseniz, hiç yüksünmeden daha da yatarız. Eğer biz yatmakla Türkiye´nin birikmiş sorunları çözülecek, toplum huzura kavuşacaksa hay hay yatalım. Biz yatmakla paramızın değeri, devletimizin dışardaki saygınlığı yükselecekse, hay hay yatalım. Biz yatmakla Almanya´da, Hollanda´da işçi olarak çalışan 10.000 Türk öğretmeni geri gelecekse, hay hay yatalım. Bu takdirde mahpus yatmak bizim bakımımızdan ulusal görev olur. Ama yatmamız bunları sağlamayacak ve işe yaramayacaksa, takdir sizindir.\"(16) Mamak Askeri Cezaevi, 9 Ekim 1971.

Beni dinlediğiniz için hepinize içten sevgiler, saygılar sunuyor, büyük eğitimci, usta yazar, yazınımızın yüzakı sevgili Fakir Baykurt´un değerli anısı önünde saygıyla eğiliyorum.



Kaynaklar

* (1) Fakir Baykurt, Benli Yazılar, Denemeler, Papirüs Yayınevi, İstanbul, Ekim 1998, s. l l
* (2) Fakir´i Düşündüğümde, y.a.g.y. s.284-288
* (3) (Feridun Andaç Haz.) Anadolu Aydınlanmacısı Fakir Baykurt, / Evrensel Basım Yayın, İstanbul Haziran 2000, (Emin Özdemir, Fakir Baykurt´un Yazınsal Eylemi, s. 160-163)
* (4) Bedri Rahmi Eyuboğlu, Bütün Eserleri, Dol Karabakır Dol, Bilgi Yayınevi, ikinci basım, Ankara, Şubat 1985, s.251-252
* (5) Gönül Pultar-Selim Sünter (Derl.) Kardeşim Yaralısın, Tetragon İletişim Hizmetleri A.Ş., İstanbul, 2002 (Mevlüt Kaplan, Fakir Baykurt´un Edebiyatçılığı Kişiliği) s.160)
* (6) Feridun Andaç, (3) numaralı dipnot- Altmış Yaş Söyleşmesi, s.129,130
* (7) Mehmet Bayrak, \"Köy Enstitülü Yazarlar/Ozanlar\" TOB-DER Yayınları, Ankara, Nisan 1978, s.278-280
* (8) Adnan Binyazar, Cumhuriyet gazetesi, 11.10. 2002
* (9) ‘7’ numaralı dipnot
* (10) Öykü, İki Aylık Öykü Dergisi, S.3, Ağustos/Eylül 1975, s.26)
* (11) Öykü, İki Aylık Öykü Dergisi, S.3, Ağustos/Eylül 1975, s.46-47
* (12) Fatmagül Berktay, Aydınlık gazetesi, 26 Haziran 1978
* (13) Feridun Andaç, ‘3’ numaralı dipnot
* (14) Feridun Andaç, ‘3’ numaralı dipnot
* (15) ‘11’ numaralı dipnot
* (16) Fakir Baykurt, İfade, TÖS Savunması, Eğitim-İş yayınları, Ankara, Mayıs 1994, s.191


Ahmet Özer: Bilkent Üniversitesi, İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Öğr. Gör.

Ahmet ÖZER


sayfa:33

İLETİŞİM İÇİN

 
_