Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
5  200  2966720

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2006 Şubat Dergisi - Sayı:56 sayfa:9    
 

YAZI TÜRLERİ: DENEME


Esen YEL


DENEME

Türün en belirgin özelliği üzerinde tüm edebiyatçılar birleşiyorlar:

\"Kendisiyle konuşur gibi yazmak.\"

Yazar kendisiyle konuşur gibi yazacak. Belli bir konu ya da konular üzerinde düşünceler üretecek. Güncel söyleyişle, bu düşüncelerin ucunu da açık bırakacak. Kesin yargılara varmayacak. Hele hele kalıplaşmış yargılardan uzak duracak. Düşüncelerin ucu ileriye doğru açık olacak. Gelişmelerden yana, insancıllıktan yana güzellikler üretmeden yana açık olacak. Ahlaksız olmayacak ama okurun başına ahlakçı da kesilmeyecek. Söyleyeceklerini özgürce sergileyecek. Öznel beğenilerini, görüşlerini de yazısını tatlandıracak ölçüde denemenin harcına karıştıracak.


Benbilirimci hiç olmayacak. Yazdıkları doğrultusunda, kanıtlama amacıyla değil de, düşünceyi geliştirme amacıyla yardım alabilecek. Gereksinim duyduğunda şiir parçalarını, özdeyişleri, özlü cümleleri, felsefe ışıltılarını yazının dokunuşunda kullanacak. Kimi kez kendi kendine sorular soracak. Bunlara kesin yanıtlar vermeyecek, bu soruların birden çok karşılığı olabileceğini sezdirecek okura.

Görünürde yazdıklarını okura beğendirme gibi bir kaygısı da yok gibidir deneme yazarının. İşlediği konular öyle sıradan şeylermiş gibi algılanır ilk bakışta. Ancak bunların, yazarın beyinsel oylumunun sınırlarını bile zorlayacak nitelikte olduğu ayrımlanır açımlandığında.

\"Ben bunları söylüyorum ama, hani pek de yabana atmasanız iyi olur, benim dışımda bunlara benzer şeyler söyleyenler de olmuş. Hoşunuza gider ya da gitmez. Benimsersiniz ya da benimsemezsiniz. Bu sizin bileceğiniz şey,\" demeye getirir.

Deneme konusunda, bu türün üreticilerinden İ. Kemal Karadayı da şunları söylüyor.

\"Deneme geniş kültürü, bilinçli hoşgörüleri, us ve bellek yeteneklerini gerektirir. Anlatı akıcı ve sevindirici, örnekler değişik ve inandırıcı olmalıdır. Bu yazı türünü denerken küçük güncel konulara da el atılabilir, genel yaygın konulara da. Yazar kendini ve öteki insanları iyi tanımalı, yalnızlık ve açılımını ustalık içinde sunmalıdır. Böyle bir sunuş: Söyleşi, anı, eleştiri, öneri, inceleme, alıntı, tasarı, varsayım karışımı buketler biçiminde yapılabileceği gibi değinmeler, deneyişler, kısa notlar, karalamalar, mektuplar, 'günlerin getirdikleri' ya da 'götürdükleri' ve uzun yıllar kendi denemelerimin başlığı olarak kullandığım 'arınmalar' adı altında da okur önüne getirilebilir. Yeter ki öykünme, soyutlama olmasın. Salt gevezelik izlenimi uyandırmasın. Öte yandan günümüzde, çağdaş yaşamlar, çağdaş gereksinmelerle onların izdüşümlerini içinde taşısın. Yeni çağda yeni düşüncelerin alışverişini sağlasın.\"

Deneme bir bakıma yazarın yaşam felsefesinin, özümlenmiş sınır tanımaz kültürünün, yaşama hoşgörülü bakışının, işlediği konuda, yansıması olacak. İçerik dolu dolu olacak ki, akacak ortam bulduğunda gürül gürül akıp gidecek okurun düşüncelerine, duygularına, düşlerine. Ulaştığı bu yeni ortamlarda yine güzel düşüncelerin, duyguların, düşlerin oluşumunu tetiklemek üzere. Bu, yazı yazarca sonuçlandırılmayacak, ulaştığı yerlerde de çoğala çoğala akışını sürdürüp gidecek anlamına geliyor.

Türkiye'ye Tanzimat döneminde girmiş deneme türü. Çevirilerle edebiyatta tanıtılmış, yerli örnekleri yazılmaya çalışılmış. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde artık Batılı türlerin yetkin örneklerini vermeye başlamış cumhuriyet yazarları. Montaine çevrilmiş Türkçeye. Biraz da abartılarak örnek alınmaya çalışılmış. Giderek Nurullah Ataç Günlerin Getirdiği'yle, Karalama Defteri'yle yerli ürünlerini yaygınlaştırmış denemenin. Suut Kemal Yetkin 'Günlerin Götürdüğü'yle Ataç'ın izini sürmüş. 1960 sonrası sanki yeni bir kişilik kazanarak sürdürmüş varlığını deneme. Hemen pek çok şair ve yazar denemiş bu türde yazmayı.

Arınmalar'ın yazarı İ. Kemal Karadayı yaşamıyla bütünleştirmiş deneme türünü. Sevgiden dostluğa, yaşamdan mutluluğa, özgürlükten hukuka genişletmiş konularını. Yeni bakış açıları getirmiş.

Bugün deneme dendiğinde ilk Nurullah Ataç anımsanır. Ataç bunu hak etmiştir de. Dilin o yoksul günlerinde türün, bugün bile beğeniyle okuduğumuz güzel örneklerini vermiş. İşte Ataçtan bir deneme. Ataç'a özgü cümle yapısıyla, Ataç'a özgü özel sözcüklerle örülü güzel bir deneme.


DÜŞE ÇAĞRI

Severim gerçekçi edebiyatı. Bu yaşa değin en çok onun ürünlerini, o yolda yazılmış hikayeleri, romanları, hep o çığırı öven denemeleri, eleştirmeleri okudum. Bir hikayede, bir romanda anlatılanların, gerçekte olanlara benzememesi, çok kimseler gibi benim için de büyük bir suçtur. Peri masallarından, dev masallarından çocukluğumda bile pek hoşlanmadım. Olmayacak şeyler, benzerleri görülmeyecek insanlar anlatan hikayeler arasında beğendiklerim yoktur demeyeceğim, ama onlarda da gerçeği aradım. \"Bütün bunlar gene bir doğruyu söylüyor, ancak yazar gerçeği bir düşle örtmüş, kaldırın o örtüyü, arasından bakın, gerçeğin ta kendisini, çırılçıplak doğruyu bulursunuz\" diye düşünürüm.

Bunun içindir ki bugünkü yazarlarımızın çoğunun gerçekçiliğe özenmelerine göneniyorum. Bize hayatı anlatıyor, her gün gördüğümüz insanları tanıtıyorlar, okurlara çevrelerindekilerin de kendileri gibi düşünen, duyan, dertler çeken birer varlık olduğunu sezdiriyorlar. İnsanoğlu, çoğu bencildir, yalnız kendiyle ilgilenir, kendi kendisiyle uğraşır da başkalarının gerçekliğini kavrayamaz. Benliğimiz içine kapanır kalırız. Bu kabuğu dışarıya değinmemize, yani temas etmemize bırakmayan bu benlik kabuğunu ancak edebiyat, gerçekçi edebiyat kırabilir. Hani şiir okumayı, hikaye okumayı boş bir iş sayıp da kendilerine yakıştıramayan kimseler vardır, siz onlar arasında başkalarını anlayan, başkalarının dertlerine, kaygılarına ortak olan birini gördünüz mü hiç? Onu ancak edebiyat aşılar. Batılıların edebiyata \"humanites\" yani \"insanlıklar\", demesi bundandır. Kişiye insanlığı, insanca duyguları, düşünceleri aşılayan bilgiler ne denli gerçekçi olursa bu ödevini o denli iyi başarır.

Evet, severim gerçekçi edebiyatı, gerçekçi sanatı, bütün çığırlar arasında onun en üstün olduğuna inanırım. Ama düşünüyorum da: \"Bizi alıp düşler acununa götüren bir edebiyat da gerekli değil mi?\" diyorum. Bugünün birçok yazarları sanatın toplumsal görevi üzerinde türlü türlü sözler söylüyorlar. Okurları düşler acununa alıp götürmek de edebiyatın toplumdaki görevlerinden biri değil midir? Biz gerçek içinde yaşıyoruz, duvarlarını yıkıp aşamadığımız bir gerçek içinde. Onun da güzellikleri var elbette ama pek alıştığımız için göremiyoruz, tadamıyoruz o güzellikleri. Edebiyat, sanat bize o güzellikleri sezdirsin. Madame Rachilde'in \"Güneş satıcısı\"nı \"Le Vendeur du Soleil\" bir türlü unutamam, çok anlattım onu okurlarıma, bir kez daha anlatayım:

Paris'in bir köprüsü üzerinde bir satıcı, bağırıyor, dil döküyor, sattığı nesnenin eşsiz güzelliklerini anlatıyor. Başına toplananlar merakla bekliyorlar: Nedir acaba o adamın sattığı? En sonunda söylüyor: \"Size güneşi, her gün gözlerinizin önünde duran, ama sizin bakmadığınız, güzelliğini göremediğiniz güneşi satıyorum. Bakın; bakın! Sizin bütün hülyalarınızdan güzel değil mi?\" Dinleyenlerin çoğu omuzlarını silkip gidiyor, ancak bir iki kişi: \"Sahi! Ne de güzelmiş!\" diyorlar.

Şairin, hikayecinin o adama benzemeleri gerektir. Bize gözümüzün önünde duran, ama alışık olduğumuz için artık fark edemediğimiz güzellikleri anlatmaları, sezdirmeleri gerekir. Hayatın yalnız iyi yanlarını söylesinler demek mi istiyorum? Hayır. Acıları, kötülükleri, çirkinlikleri söyleyerek de o işi başarabilirler, okurlara yaşamanın güzel bir şey olduğunu sezdirirler de acılar, kötülükler, çirkinlikler karşısında irkilmenin kutluluğunu, o yürekler paralayan mutluluğu duyururlar. Bütün o acıları, kötülükleri, çirkinlikleri kaldırmaya özendirirler de insan olmanın onurunu duyururlar onlara.

Yapsınlar bunu şairlerimiz, hikayecilerimiz, bunu yapmak için de gerçekçi olsunlar. Peki, ama yalnız bu yeryüzünün, yaşamanın güzelliğini göremeyenlere, sezemeyenlere midir sanatın yararlığı? Güneşi satan adam muradına erdi, hepimize güneşin güzelliğini anlattı, bizi hayatın tekdüzeliğinden kurtarabilir mi? Bugün düne benziyor, yarın bugüne benzeyecek. Çeşit çeşit güzellikler var yöremizde, güneş doğuyor, batıyor, yıldızlar parlıyor, karanlık, soğuk, kasırgalı gecelerin bile bir tadı var. Çiçekler açıldı, yarın solacak, hepsi ayrı bir duygu veriyor kişiye... İyi, hepsi iyi ama hep tekdüzelik içinde geçen bu güzellikler bıktırıyor, tekdüze olduğu için çirkinleşiyor. Biz o tekdüzeliklerden kurtula- mayacağımızı anlıyoruz da bir perişanlık duyuyoruz içimizde. Yalnız yaşlılar mı kapılıyor bu melale? Bu üzüntüden bizi yalnız hülya kurtarabilir. Ama, hülyalar kurmak her kişinin elinden gelir mi sanırsınız? Gerçeğin güzelliklerini sezmek her kişiye vergi değildir de gerçekten silkinip kendine daha gönlünce bir acun kurmak her kişiye vergi midir? İyi bir dinleyin kendinizi. Hülyalarınız da günleriniz gibi, hep birbirine benzemiyor mu? Çevrenizdeki gerçeğin tekdüzeliğinden kurtulamadığınız gibi, hülyalarınızın da tekdüzeliğinden kurtulamıyorsunuz, onlar da sizin için, gerçek sahibi, birer duvar olmuyor mu? Size yeni yeni hülyalar kurabilmeniz için yardım edilmesini istemez misiniz? Toplumda edebiyatın, sanatın böyle bir görevi de vardır. Gerçekçi sanat... Doğru, en üstünü belki o. Ama ötekinin, bizi olmayacak şeyler acununa, düşler acununa sürükleyip götüren, yalanlar söyleyen, masallar anlatan sanatın gerekliliğini de unutmayalım. Bizi, tekdüzelik içinde sürüp giden hayattan silkindiğimiz sanısı vererek avutan edebiyatı da büsbütün küçümse- meyelim. Hülyaya çağırıyorum sizi, o acunda ne güzel şeyler var. Ama ben bir şair, bir hikayeci değilim ki size onları anlatabileyim.

Fransız düşünürlerinden Jules Soury'yi bir gün yolda görmüşler; \"Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım... Bana masal verin, masal verin bana, masalsız yaşayamıyorum!\" diye bağırıyor. Çıldırdı demişler onun için, belki de çılgınlıktan o gün kurtulmuştur.

NURULLAH ATAÇ

Esen YEL


sayfa:9

İLETİŞİM İÇİN

 
_