Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
3  105  3407970

 



©Copyright 2001-2017

 Yıl 2006 Kasım Dergisi - Sayı:65 sayfa:29    
 

YAZAR - OKUR İLİŞKİSİ VE FAKİR BAYKURT’UN YARATTIĞI AYDINLIK


Erdal ATICI


Fakir Baykurt’la benim yüz yüze bir tanışıklığım yok. Bu benim için büyük eksiklik olmuştur. Fakir Baykurt’u kitaplarından tanıyorum. Onun duygularını düşünceleri, özlemlerini, halkçılığını, Sosyalistliğini, Öğretmenliğini, Tös içindeki çalışmalarını, Hapislerde ve sürgünlerde geçen yaşamını çok iyi biliyorum. Çünkü yapıtlarının tamamına yakınını günler, geceler boyu okudum, beynimde taşıdım. Onun yapıtları beni öyle etkiledi ki, akranlarımın hepsi köyde kalmayı çiftçilik yapmayı seçti ben okumayı ve öğretmen olmayı seçtim. Onun yapıtlarında anlattığı halktan yana, güçsüzün yanında, dirençli, duyarlı ve esen rüzgarlara karşı dimdik duran cesur öğretmen olmayı amaçladım. Onun gibi geceler boyu okudum, kumrucuk gibi düşündüm, sayfalar dolusu yazdım. Aklımda hep ülkemiz için ne daha ne yapabilirimi taşıdım. Bu ülkeyi sevmenin hiçbir karşılığı olamaz diye düşünürüm. Böyle etkilendim Fakir Baykurt’tan... Şimdilerde okuyucularını böylesine etkileyen bir yazar var mıdır diye düşünüyorum. Sahi günümüzde böyle yazar var mıdır? Ben günümüz yazarlarını küçümsemiyorum. Tüm yazarları kastetmiyorum; ama büyük çoğunluğu kastediyorum. Çoğu yazarın insanlardan koptuğunu söyleyebiliriz. Konu olarak yoksulluğu, ezilmişliği, sömürüyü, aydınlanmayı, halkı, halkın binbir sıkıntısını ele alan yazarı ara ki bulasın. Peki nereye gitti bu yazarlar? 12 Eylül Cuntasının başı büyük Ressam(!) Kenan Evren darbeden birkaç yıl sonra bir ilçeye gitmişti, orada bir ilkokulu ziyaret etti, bir sınıfta öğretmeni dinledi ve biraz sonra öğrencilere bir soru sordu. Öğrenciler soruyu bilemeyince yanındaki gazetecilere dönüp “nerede o eski öğretmenler” dedi. Ertesi hafta o zamanın en güçlü muhalif dergisi “Gırgır” bu konuyu kapak yaptı, kapak şöyleydi, Kenan Evren soruyordu: “Nerede o eski öğretmenler?” diye bir adam işte burada deyip gösteriyordu; öğretmen hapiste, işte burada deyip gösteriyordu; öğretmen mezarda, işte burada deyip gösteriyordu; öğretmen sürgünde, işte burada deyip gösteriyordu; öğretmen işkencede, işte burada deyip gösteriyordu; öğretmen pazarda limon satıyor. Peki yazarlar nerede diye bir soru yöneltelim. Olaylar karşısında ne yapıyorlar dersiniz. Yetmiş dört milyonluk ülkede bu kadar sıkıntı, bu kadar karanlık olay, bu kadar yoksulluk, bu kadar bölücülük, şeriatçılık varken ülkenin yazarları niçin susarlar? Nerede Fakir Baykurtlar, Orhan Kemaller, Sabahattin Aliler, Nâzım Hikmetler, Hasan Hüseyinler, Ya gazeteciler neredeler? Ya köşe yazarları? Nerede Uğur Mumcular? Muammer Aksoylar? Çetin Emeçler? Turan Dursunlar? Ahmet Taner Kışlalılar? Neredeler? İşte 12 Eylül 1980’den başlayan süreç doksanlı yıllarda başlayan cesur yazarların öldürülmesiyle bu noktaya gelindi. Şimdilerde büyük yazar olmak için artık ülkene küfür edeceksin, bölücülere ve şeriatçılara alkış tutacaksın... Şimdi size yeniden soruyorum. Uğur Mumcu yaşasaydı, katledilmeseydi, yolsuzluklar bu kadar uluorta yapılabilir miydi? İrtica bu kadar rahat hortlar mıydı? Ta darbenin ilk yıllarında Yurtdışındaki Türk İmamların maaşlarını şeriatçı Rabıta örgütünden aldıklarını ortaya çıkarıp korkusuzca üstüne gitmemiş miydi? Almanya’da Kaplancıların ve tarikatların içyüzünü ortaya çıkarmamış mıydı? Yine Ahmet Taner Kışlalı Cumhuriyet’teki köşesinde tarikatçılara ve yobazlara kokusuz yazılar yazmamış mıydı? Çetin Emeç niçin öldürüldü sevgili dostlar? Ya Turan Dursun? Bugün geldiğimiz noktaya aniden mi geliverdik? İrticacılar Muammer Aksoy cinayetinden başlayarak yollarını kesecek yazarları birer birer katletmedi mi? İşte bu noktada yazarların yarattığı aydınlığın nasıl yok edildi, hangi aşamalardan geçildi, hangi acılar çekildi bir kez daha anımsayalım diye bu başlığı seçtim. YAZAR KİMDİR, KİME YAZAR DENİLMELİDİR? Şimdi “yazar kime denilir, ya da denilmelidir?” diye bir soru soralım kendi kendimize. Evet yazar kimdir? Bu soruyu yazarlarımız ne demişler bunu merak edip şöyle bir taradım: Faik BULUT yazar kimdir sorusunu şöyle yanıtlıyor; “Bütün haksızlıklara, yolsuzluklara, ilgisizliklere karşın dayanmalı ve taviz vermemelidir. Kalemini asla satmamalıdır. Pislikleri, çürümüşlükleri, rezillikleri, soygunları çekinmeden yansıtmalı ve halkın bilinçsizce elini öptüklerine, “işte sizler busunuz!” demelidir. ” (Söz uçar yazı kalır Feridun Andaç Sayfa:201) “Yazar her zaman muhalif olmalıdır. Açlıktan ölse bile kalemini hiç satmamalıdır.Kalemini satmak egemen güçlerin kulu kölesi, uşağı olmak demektir. Bunu kabullenmek namussuzluk, topluma ihanettir. Yazarlık insana ve insanlığa hizmettir. (A.G.E sayfa 207) Fakir BAYKURT niçin yazdınız? Sorusunu şöyle yanıtlıyor; “Okumak insanı değiştiriyor. Kitaplar göz açıyor. Ben de okudukça dünyada ardına düşülecek değerli amaçlar olduğunu sezdim. Köy gezileri de yapıyordum. Halkın durumu özellikle köylerde kötüydü. Köyde yaşam çağ gerisiydi. Yoksulluk gerilik büyüktü. Aydınlar üzerinde baskılar ağırdı. Ama yoksullar üzerindeki baskı daha ağırdı. Uslu uslu oturmak olmaz, insan buna yazarak karşı çıkmalıydı. Çığlık atmalı, haksız düzeni protesto etmeliydi. Biliyordum böyle şairler, yazarlar hemen mimlenir. Nitekim ben de hemen mimlendim. Yılmak olmazdı. Ne pahasına olursa olsun safımı seçmeli, kalemimle savaşıma katılmalıydım…” (Benli Yazılar F. Baykurt S.107-108) Aziz NESİN “Ben Türk toplumunun yoksul tabakasından gelen bir insan olarak; hep yararı öne alıyorum. Yani edebiyat da bir yarar sağlamalıdır.” (Söz uçar yazı kalır- Ferudun Andaç S.59) Yaşar KEMAL: “ …İnsan soyunun sorunlarına yabancı kalmış kişi sanatında usta da olamaz. Yani o hüner dediğimiz küçücük şeyi de gösteremez. Çünkü, insanı aşağılatan işlemlere karşı koyamayan yürek, küçük yürektir. … Bizde birtakım sanatçılar hep soyuta gidiyorlar. Sanatı insan sorunundan dışarı çıkarıyorlar. Bakın şunların yaptıklarına hiçbir şeye benziyor mu? Onlara aldıran, adam yerine koyan bir kişi bile çıkıyor mu? … Divancı atalarımıza bakın onlarda Osmanlının kanına, zulmüne, yoksulluğuna insanı aşağılatan işleri üstüne tek bir satır var mı? Öyleyse bizim bugünkü Türkiye üstüne onlardan tek bir satır var mı? … Kaçamaklarla göçemeklerle, denizle, gökyüzüyle, sapık duygularla, anlamsız sözcüklerle, deli saçmalarıyla boş boş kalıplar doldururuz. Bu çok kolay. Hiçbir sorumluluğu yok. Başın belaya girmez. Bir de sanatçı olma övüncesi verir. Bir de ileri olma palavrası sıkarsın. Birkaç ahmak, sapık bulur, meyhanelerde onları da inandırırsın. Yalan söylediğinin, sanatçı olmadan önce insan olmadığının farkındasın. Ama insan olmak için, sanatçı olmak için gücün yok. Elinden başka bir şey gelmez. Denizdeki yılan hayaline koşarsın. Sonra da yalanla birlikte gümler gidersin. Kubbede hoş sada değil, bir kötü sada bile bırakamazsın. Sen yoksun var görünürsün… Bu sanatçı geçinenlere, sanatı hünerle küçültenlere yukarıda da söyledim. Her şeyleri gibi hünerleri de çok çürüktür. Çok kızıyorum. Ne işiniz var! Sanatçının büyük sorunu var. Başı belada bir kişi. Kırk günlük yolda yaprak kımıldasa onun yüreği oynar. Ülkenin ve insanların sorunlarını yüreğinin derinlerinde duyar. Bir insanın tırnağına taş değmesi onun yüreğini oynatır. Sen de bu yürek yok. Olsa öyle oyunlara sapmazsın. Eeee, ne der de girersin bu işe! İş mi yok bu dünyada!...Ne olursan ol…Ne cehenneme gidersen git. Ama burada insanlarımızın hayat davası var, burada oynama.” (Yaşar Kemal – Kötü Sanatçı- Ardıçkuşu Sayı 70- Ocak 2005 Sayfa, 4-5) BANA GÖRE YAZAR KİMDİR? Bana göre yazar dünyanın en duyarlı insanıdır. Yazar çevresinde gördüğü haksızlıkları yazar, ezilmişliği, yoksulluğu yazar... Sefaleti yazar. Yaşamın en kıyısında bulunan halkını yazar. Halkı açlık sınırında olan bir ülkede yazar; yemek partilerini yazmaz! Hayvanı, börtüyü böceği öncelikli yazmaz! Egemenlerin kemikçiliğini yapmaz! Yazar hep muhalif insandır. Ancak muhalif olayım derken halkının değerlerine saldırmaz. Yazar iktidara muhalif olandır.İktidara yakın olan, ona övgüler düzen! Ya da iktidardan, beş paralık iş alacağım diye, halkın ezilmesine sessiz kalan yazar değildir… Yazar ülkesini ve halkını sevdiği için ülkedeki çirkinlikleri sergiler. Haklı davasından asla vazgeçmez! Yazar hapse atılır bu yüzden ve asla ödün vermez söylediklerinden.. Yazar, sahtekar, din adamının, sahtekar politikacının, sahtekar tüccarın maskesini yere düşüren yazılar yazar..Onların alavere dalaverelerine çomak sokan insandır yazar… Yazar, aydınlanmadan yanadır ve halkının en yoksulu aydınlanıncaya kadar, yazar… Yazar, iyi bir gözlemci olmalıdır.Yeni ve güzel bir dünya kurulması için oynatır, kalemini..Bireyleri yazarak topluma ulaşır… Yazar toplumun hastalıklarını ortaya çıkaran ve bu hastalıkların nasıl iyileştirileceğine dair düşüncesi; fikri olandır. Yazar, yazılarında sosyal adaletsizlikleri, bozuklukları ve dengesizlikleri yazandır. Kendi sıcacık kaloriferinin başında otururken, soğukta aç, sefil yaşayanları unutmayandır… Yazar ülkesinin ve halkının çıkarlarını, kendi çıkarlarından üstün tutandır. Yazar iki Yeni Türk Lirası için ülkesini satmayandır… FAKİR BAYKURT’UN BESLENDİĞİ DAMARLAR Tam bu bağlamda, Fakir Baykurt’un tüm yapıtlarında bu saydığım özellikleri bulmak olanaklıdır. Fakir yoksul halkın içinden çıkmış, Cumhuriyet’in açtığı Köy Enstitülerinde okumuş, yurduna güzel halkına öğretmen olmuştur. Bakın nereden geldiğini nasıl anlatıyor; “Dikenlerin arasından çıkıp gelmiş bir yazarım ben. Yüzyıllarca karalıkta bırakılmış köylerin birinden Akçaköy’denim. Ailem yoksuldu... Evimizde bir tek kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsünde eğitti, öğretmen yaptı: elime kalem verdi yurdun yazarları arasına kattı...”(Benli Yazılar, sayfa 1) Fakir Baykurt kendini anlatırken aslında bizleri anlatıyor. Burada, bu salonda bulunanların çoğu oralardan geliyoruz. Bizden biri. Bizi anlatıyor. Beslendiği damarlara gelince yine kendi dilinden dinleyelim: “Biz Köy Enstitüleri’nde okuma olanağı bulan köy çocukları Hakkı Tonguç’a “Tonguç Baba” dedik. Kan babamız değildi ama eğitim babamızdı... Çadırlarla başladık eğitime, kitaplıklar da çadırdı. Ama kış gelecek çadır korur mu? Yapıları yaptık, fırını, hamamı, suyu elektriği, ders yapacağımız, kitap okuyacağımız yapıyı, hem de öğretmenlerimizin evlerini yaptık. Öğretmenlerimiz de bizimle taş taşıdı. Tonguç da taşıdı.” (Benli Yazılar Sayfa 12) “Köy Enstitüsü kişiliğimi bulmama, okuma yazmada gelişmeme yardım etti. Türkçe öğretmenimiz beni enstitü kitaplığında görevlendirdi. Orhan Veli ile arkadaşlarının çıkışını dergi dermelerinden, gazetelerden izledim. Çivrilli bir arkadaşımın öğretmen ağabeyinin kitaplarından Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi tanıma fırsatı buldum. Öbür Türk ve dünya yazarlarını okumaya da enstitüde geçtim. Köy öğretmenliği yıllarımda postayla kitap, dergi getirterek okumayı sürdürdüm. Dünya klasiklerinin çoğunu o dönemde okudum. En sevdiğim yazarlar Cervantes, Gorki, Israti oldu. Evliya Çelebi’yi, Silahtar Mehmet Ağa’yı okyup sevdim. Erskine Caldwell, Hamingway, Gogol ve Çehov’u da çok sevdim. Sait Faik’e, Halikarnas Balıkçısı’na, Samim Kocagöz’e hayran oldum...” (Benli Yazılar sayfa 21) Köy Enstitülerinde başlayan okuma ve aydınlanma süreci Fakir’in yaşamı boyunca sürmüştür. Hiçbir zaman okuma aşkını kaybetmemiş kitaplardan uzak kalmamıştır. Fakir’in beslendiği ikinci ana damar halktır. O halk ki, okuyana büyük önem verir. Tüm yoksulluğuna karşın yine de okutmak ister oğlunu kızını. Bakurt’un birçok yazısında halkın kendisine verdiği desteği görürüz. O soylu halk en zor zamanlarda Fakir’in yanında olmuştur. Bakın Yılanların Öcü romanının yarattığı tartışmalar moralini bozunca köyüne gidiyor, köylere ait gözlemi ve yaşadığı olay çok ilginçtir; “Yaz gelince kalktım Burdur’daki köyüme gittim. Gine her şey eski yerindeydi. Uzun saltanat yıllarının kemirip bitirdiği Anadolu; sonradan Trablus, Balkan, yaka paça Birinci Dünya Savaşı, Yunan daha tarlalardaki yangınların dumanı sönmeden İkinci Dünya Savaşı... ve ardından kimden yana, kimin hayrına olduğu hiç anlaşılamayan, Demokrasi, Yabancı Sermaye Kanunu... İşte ekinler gine bir karış. Harmanlar köstebek yığını. Bağlar kurumuş, bahçelerin ağaçları bozmuş. On üç yıldır tamamlanamayan Karagent Köprüsü, sellerin her bahar alıp götürdüğü biraz taş biraz kum, birkaç demir çubuk, tahta kalıp...köylünün ya huyunu ya da oy’unu beğenmeyen yönetim yenice yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde, bu aracı, ilacı olmayan kavruk köylere sivri sivri minareler dikmiş. Eskiden kölelere yayık yaydıran barbar dağ Avrupalıları sağa sola bakıp ayranı dökmesinler diye onların gözlerini kör ederlermiş. Şimdi kendi çocuklarına yabancı dilli kolej, yüksek okul, Avrupa hatta Amerika bulan yöneticiler, köydeki bebelerin ilkokuldan sonra gidecekleri okulları hesap dışı etmişler. Ulusun iş gücünü, kültürünü besleyecek, devletin varlığını sürdürecek köy kaynağını kurutmaya başlamışlar. Yollarda sokaklarda görüyordum. Her evde kalbur kalbur çoğalan çocuklar, büyümek için kapı önlerine bırakılmışlardı. Onların üremekten yılmayan çileli ana- babaları doğru dürüst gençliklerini bile yaşamadan yıpranmış ve çökmüşlerdi. İçlerinde biraz hanyayı konyayı anlayanlar tutunacak dal yokluğunda kıvranıyorlardı. Akşam komşular eve geldiler. Anamın geniş odasında, çulun üstüne bağdaş kurup oturdular. Bir elleriyle ağızlarını kapadılar. Bir ellerini de dizlerine koydular. Gözleri iyice çukurlara kaçmıştı. Haller keyifler nasıldı? Eh, iyiler iyiydi. Çok şükür canları sağdı. Ama ben? Ben ne yapıyordum böyle? Neden beylerle uğraşıyordum? Çoğu içinde bulunduğu çukurun farkında değildi. Toprak damlı yoksul evlerinde kendi yaşadıklarından daha iyi, kendi yaşadıklarından daha değişik, bir yaşamdan haberleri yoktu, haberleri olsa bile pay istekleri yoktu. “A halam... bak, başını kurtardın işte. Otur ıpırat. Bırak elin uzununu kısasını...” “A teyzem... bak, çoluk çocuğun var. Dünyanın kuyruğu uzun. Ayağın bir kayarsa, bizim gibi sürünürsün. Bak bizim halimize...” “A dayım... gördüğün eğri, beylerden doğru! Vardığın yerin gözü körse sen de bir gözünü yumuver...” “A emmim... köylünün sabahı yok! Köylü kömeli, sırtı yamalı!..” Daha bissürü soru, bissürü uyarma. Dışarda sadece köpekler havlıyordu. Bebeler çoktan yatmışlardı. İşte bunlar da uyukluyorlardı. Şimdi Ankara’da, şimdi yeryüzünün bütün büyük kentlerinde her yer ışıktı. Işıklar yedi renk üstüne pırıl pırıldı. İnsanlar içkilerini içerek, büyük salonlarda iyi yetişmiş orkestraları dinleyerek, insanoğlunun eski- yeni tiyatro ürünlerinden birini, ya da beyaz perdede ki yeni bir filmle iyi zaman geçiriyorlardı. Bu uyku onları rahatsız etmiyordu. Ucuz otobüslerle, güzel arabalarla evlerine dönüp yatmalarına, temiz temiz birbirlerine sarılmalarına vakit vardı. Oturan köylülerime kafamdaki romandan söz açtım. Kurduğum bölümleri anlattım. Başkentin bozkır köylerini, onların susuz kalmış otlarını, hayvanlarını; halka sırtını dönmüş, yönetimle çilesi uzayıp giden insanlarını, kimi zaman sesimi yükselterek, kimi zaman ayağa kalkıp benzetmeler yaparak anlattım. Etkilendiklerini görüyordum. Ellerini çekmişlerdi. Yüzüme ışıyan gözlerle bakıyorlardı. Ben bitirince komşumuz Hatça Akdoğan birden ayağa kalktı. Uyanık, açıkgöz bir anaydı. İki kızını Köy Enstitüsünde okutmuş, öğretmen çıkartmıştı. Öteki komşulara kıyasla görmüş geçirmiş bir hali vardı. “İstemeyenlerin ağzına tüküreyim! Dünyada insanın sıkıntısı bir çanak bulgurla, bir lokma kuru ekmeğe mi? Topal eşeğime yükler, iki çuval bulguru ben iletirim senin çocuklarına. Yaz halam!..” Uykusu kaçmış köylülerim. “Yaz halam yaz! Yaz dayım yaz!.. Pazara kadar değil mezara kadar... yaz!..” diyerek dağıldılar. Oturup yazdım: Kaplumbağalar onların eseridir. Acı, buruk bir roman oldu. Onu kentlerde kasabalarda oturup günlük işiyle uğraşan okur-yazarlarımız, yumrukçu ya da nemegerekçi aydınlarımız okuyacaklar. Belki kapılacaklar belki sıkılacaklar. Ama ben romanımı, o akşam anamın geniş odasında, çulun üstüne bağdaş kurup beni dinleyen komşularımın, dört mevsimi de karanlık olan köylülerimin okumalarını, severlerse beni onların sevmelerini, ıslıklarlarsa onların ıslıklamalarını isterdim. Yurdumun bir yazarı olarak beni en çok bu sevindirirdi. Eh... belki birgün o da olur. Gün doğmadan neler doğar. (İmece, sayı 68, Aralık 1966) İşte bu damarlardan beslenen ölümüne kadar halkına sadık kalmıştır. Onun acısını, mutluluğunu yazmıştır. Onu sömürenlere karşı büyük bir savaş açmış, bu uğurda sürgünlere gitmiş hapislerde yatmıştır. ÖĞRETMENİN UYANDIRMA GÖREVİ Mustafa Kemal Paşa, daha Kurtuluş Savaşı sürerken, Savaşı’ı kazanmanın yeterli olmadığını, asıl savaşın cehaletle savaş olduğunun bilincindeydi. Öyle ki, Sakarya Savaşı öncesi Ankara’da Öğretmenler Kongresini toplayıp orada bir konuşma yaptı. Öğretmenleri toplumun öncüsü olarak ilan etti. Savaş sonrasında da öğretmenlere ve eğitime yönelik yaptığı konuşmalarda; “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür yeni nesiller ister” öğretmenlerden iyi ve bilinçli yurttaşlar istediğini açıkça belirtti. Öğretmenin Cumhuriyet yönetiminde görevi belliydi. Cumhuriyeti ve devrimleri özümsemiş altı okla ifade edilen rejimin niteliklerini benimsemiş, sağlam karakterli cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatacak yeni nesilleri yetiştirecekti. Cumhuriyetin öğretmen yetiştirme politikaları da bu doğrultuda düzenlenmişti. Sevgili Fakir Baykurt da Cumhuriyetin en önemli kurumlarından; Köy Enstitüleri’nden mezun olmuş, bu ilkeleri özümsemiş bir öğretmen, yazar ve öğretmen örgütçüsüydü. “Öğretmenin Uyandırma Görevi” başlıklı yazısında, öğretmenin toplumu uyandırma ve bilinçlendirme görevi konusunda çok ilginç sözleri var; “Egemen sınıflar, cahil bırakılmış insanların çok kolay sömürüleceğini bildiklerinden, yoksul sınıf ve tabakaların eğitimini alabildiğine ihmal ediyorlar.” “Öğretmenler... yedikleri ekmeğin, içtikleri sigaranın, giydikleri gömleğin parasını halk vermektedir. Öğretmenler, egemen sınıfların emir kulu, ya da yönetici tabakaların çocuk avutucuları değildirler. Öğretmenler, köylüler dahil bütün bir ulusun öğretmenidirler.” “Öğretmenler, eğitimi bugüne kadar uyguladıkları biçimde uygulamaya devam ederlerse Türk Halkını uyandıramazlar, çünkü bugüne kadar uygulanıp gelmiş eğitim, daha çok egemen sınıfların çıkarlarına göre planlanmış, yabancı etkilerin ağır bastığı eşitlikten ve uyandırıcılıktan uzak, halka sırtı dönük, ulusallık yanı zayıf, uyuşturucu bir eğitimdir.” “Öğretmenler, eğitimi toplum ve ülkenin geçiminden, gelir ve giderinden, savunmasından, sağlığından, yönetim ve denetiminden, üremesinden, yenileşme ve gelişmesinden, ayrı düşünemezler, ayrı uygulaya- mazlar” (Öğretmenin Uyandırma Görevi, Fakir Baykurt, s 179, 180, 181) YAŞAMIMIN FAKİR BAYKURT’LA KESİŞTİĞİ NOKTA... Şimdi gelelim benim yaşamımın Fakir BAYKURT’ la kesiştiği noktaya. Başta anlattım, her okurun bir sevgili yazarı vardır. Benim de sevgili yazarım Fakir Baykurt’tur. Bir rastlantı sonucu onun kitaplarıyla tanışmıştım. Ortaca’nın tek kitapçısı “Dostlar Kırtasiye”ye uğramıştım bir cuma günü cebimdeki paranın tamamını kitaplara yatıracağım. Bir hafta boyunca köyde kandil ışığında okuyup, beynimi ışıtacağım. Ertesi hafta başka kitaplar alabilmek için yine geleceğim. Dükkanı İngilizce öğretmenimizin kardeşi işletiyor. Arada öğretmenimi de görüyorum. Yörük çocuğuyuz. Yaşıtlarımın gözü traktörde, bisiklette, motosiklette, benimkisi kitaplarda. Öğretmenimden de çekiniyorum. Raflar boydan boya roman, hikaye dolu gözümü alamıyorum. Saatlerce kafamı raflara dikip bakıyorum. Kitapçı alıştı bir şeycikler söylemiyor. Bir kitaba takıldı gözlerim, kapağına bakıyorum boyuna. “Yılanların Öcü” “1958 Yunus Nadi Roman Ödülü” Kapakta ninem Akkızca’ya benzeyen bir kadın. Raftan kitabı indirip içini karıştırdım. Fakir Baykurt, 1929 yılında Burdur- Yeşilova-Akçaköy’de doğdu. Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdi. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Kıyımlara uğradı. Eserler...” diye uzayıp giden bir özyaşam öyküsü vardı. Burdur bir adım ötemiz. Benim gibi bir köylü çocuğu, hem de Fakir. Elimdeki diğer kitapları bırakıp yalnızca onu alıyorum. Ona yetecek kadar param var. Kitabı aldım. Sonunda kitabın kapağındaki yaşlı kadını merak ediyorum. Yeni kitabımı eşyalarımın içine koyup köyün yolunu tuttum. Temmuz sıcakları kavuruyor köylerimizi. Su yok, elektrik yok, taşıt yok. Cehalet kol geziyor köylüklerin üstlerinde. İnsan öldürmeler, kız kaçırmalar, dövüş kavga gırla gidiyor. Cumhuriyet dönemi, az da olsa yenilikler getirmiş köylerimize, ancak sonra kesilmiş hizmet. Yörük köyü köyümüz. Bizimkiler tarımı tam olarak beceremiyorlar. Bir yanı göçebe bir yanı yerleşik. Para pul yok ceplerinde. Yüzyıllarca yaylalarda dolaşmış bir toplum. Ege’de deniz kenarına yerleşmiş. Yazın sıcaklık 45C’ye çıkıyor. Gözleri buz gibi yaylalarda. Ne yapacaklarına tam olarak karar vermiş değiller. Okumaya çok önem veriyorlar. Büyük bölümü cahil kalmanın ne kadar korkunç bir durum olduğunu biliyor ve çocuklarını okullara yöneltiyorlar. İlk okuyanlardan biri de benim. Ortaokula 1973’te başladım. Kitapların arasında kaybolup gidiyorum. Kitaplardan aldığım tadı hiçbir şeyden almıyorum. Belli bir yazarım falan yok neyi beğenirsem onu okuyorum... O gece, anam görmesin diye- paraları bu kitaplara veriyorsun diye kızıyor- divanın altına attığım kitabımı gidip gelip elime alıyorum. İçindeki yaşantıları merak ediyorum. Hüzün dolu koyu bir karanlık köyümüzün üstünü bir kara çadır gibi örttükten sonra kitabımı usulca divanın altından çıkardım. Kandilin fitilini biraz daha açtım ve yanı başımda uyuyan ağabeyimi ve ablamı uyandırmadan başladım okumaya. Her okuduğum tümce beni uzaklara Burdur’un Karataş köyüne, oradaki Irazca’nın ve Kara Bayram’ın yaşamının içine sürükledi. Ben Karataş’ta yaşananların bizim köyde yaşananların aynısı olduğunu anladığım da satır aralarını daha dikkatli okumaya başlamıştım. Romanda Irazca’nın kadın başına ezenlere, sömürenlere karşı verdiği büyük savaşımı büyük bir hayranlıkla ve coşkuyla soluk soluğa okumuştum. O gece uyudum mu uymadım mı hiç anımsamıyordum. Ama ertesi gün kitabı bitirdiğimde yaşamda sezinlediğim bazı sıkıntıların kaynağını öğrenmiştim. Artık toplumun ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen diye iki ana gruptan oluştuğunu görüyordum. Arkası geldi, Tırpan, Kaplumbağalar, Kara Ahmet Destanı, Irazca’nın Dirliği, Şamar Oğlanları, Efkar Tepesi, İçerideki Oğul, Sınırdaki Ölü, Anadolu Garajı, On binlerce Kağnı, Efendilik Savaşı... Fakir’in her kitabını aldım, altlarını çizerek okudum. “Onuncu Köy” adlı eserini okuduğumda öğretmen olmaya karar vermiştim. Oradaki öncü öğretmenin halkını nasıl aydınlattığını, kıyımlara karşın nasıl dik durduğunu yıllar sonra bugün bile en ince ayrıntısına kadar anımsarım. Beni Fakir’in kitaplarına çeken en önemli nedenlerden birisi de sanırım. Fakir’in köyü ve köylüyü çok iyi gözlemleyip onu yapıtlarında anlatmasıydı. Bizim köyde benim gördüğüm ayrıntıları onun kitaplarında görmem ara ara çözüm önerilerini de kahramanlarına söyletmesi benim dünyayı algılamamda büyük etken olmuştur. Özellikle 1965- 1970 yılları arasında Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) köylerden kentlere başlattığı büyük yürüyüşe ilgimi çekmiş ve hatta TİP hayranlığı da uyandırmıştı. Gerçi bu hayranlığım babamın Ecevitçi olması nedeniyle kısa sürdü ama, okuduklarım yurtsever olmamda demokrat olmamda, hümanist olmamda etkili oldu diye düşünürüm. 12 EYLÜL 1980 FAKİR BAYKURT YURTDIŞINDA... 1974’ten sonra hızla tırmanan terör olayları Türkiye’yi sonu belirsin bir uçuruma doğru götürdü. İşte o yıllarda Fakir ülkemiz dışına çıkmak zorunda kaldı. Daha sonra çıkan “Özyaşam Öyküler” dizisinde uzun uzun anlattığı bu dönemde Almanya yılları başladı. Almanya’da da yazmayı sürdürdü, ancak 12 Eylül Türkiye’nin başına bir kabus gibi çökünce Fakir yurdundan ve okurlarından koptu gitti. Kitapları kaldırıldı, yasaklandı, her gün televizyonlarda kitapla silah yan yana gösterildi. Kitap okumanın suç işlemek diye algılandığı bir korku döneminde geçti ülke. Beş yüz binin üstünde genç tutuklandı, işkencelerden geçti. İşte böyle bir dönemde, yaratılan korku kitapların yakılmasına yol açtı. Köyde iki çuval kitabım vardı. Ağzını iple iyice kapatmış ve yüklük dediğimiz yataklarımızı koyduğumuz yere de saklamıştım. Yasak Kitap, dedikçe babamgil ürkmüşler. Bu çocuğun kitapları yasak mı değil derken babam kitapların hepsini yakmaya karar vermiş. Neyin ne olduğunu hiç bilmiyorlar. Başlamışlar ateşte yakmaya. “Oğlum” diyordu anam “canlı adam gibiydi kimisi bir türlü yanmak bilmedi. İki iç kez kenara çekip sayfalarını parçalayarak yakabildik.” Üniversite birinci sınıftan köye dönünce kitaplarımı usulca yoklamak istedim. Çuvalların yerinde yeller esiyordu. Delirmiş gibi sağa sola koştum. Yoktular. Anam “Baban onları yaktı “demez mi. O an bütün dünya başıma yıkılmış kalmıştı. O güzelim Fakir Baykurt kitapları da bu toplu kıyımdan payını almıştı. 1940’lı yılarda Avrupa’da kitaplar cayır cayır yakılırken, dünya klasiklerini bastıran bu ülke 1980’lerde kitapların cayır cayır yakıldığı bir ülke şekline dönüşmüştü. UNUTULMAYACAK Fakir yaşamı boyunca ezilen halkın yanındadır. Öz yaşamının 7. kitabı “Sıladan Uzakta” da son sözlerini söyler adeta; “... Türkiye gerçekten güzel ama parası olana, dayısı olana...” “Bu cennet üstünde halkın yaşamı haksız derecede çirkindir. Baskı, yoksulluk, sefillik, işkence, yargısız öldürmeler bu cennetin üstüne cehennem gibi çökmüştür. Halkım; yüzyıllardır çektiği acılarla mutluluğu çoktan hak etti. Çileden, yoksulluktan öğrenme diye de bir yöntem var; bu öğrenmenin mutluluğunu kan emicilerin elinden çekip alacak günlerin fazla uzak olmadığını düşünüyorum.” Kimileri: “Bir daha gelsen yine aynını yapardım!” demeyi sever. Yinelemek anlamında değil, ben de aynını söyleyeceğim. “Elbet gene öğretmen olurdum. Elbet gene yazar olurdum. Elbet gene sosyalist olurdum.”(Sıladan Uzakta, sayfa 413,414) Fakir BAYKURT benim kuşağımdan bir çok başarılı gencin, öğretmen olmasında önemli bir özendiricidir. Bugün de yaşantımızda ve mesleğimizde, akan sulara karşı duruşumuzda onun romanlarındaki devrimci duruşun önemi azımsanamaz. Anadolu köylüsünü Irazca, Uluguş, Kır Abbas, Kara Bayram karakterleriyle kahramanlaştırarak; bizimle buluşturan, konuşturan; Fakir BAYKURT Anadolu’da aydınlanma ateşi yandıkça kolay kolay unutulmayacak. 14 Ekim 2006 NOT: 14 Ekim 2006 tarihinde Ankara’da Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı, Cumhuriyet Gazetesi, Eğit-Der ve Edebiyatçılar Derneği’nin düzenlediği Fakir Baykurt anma etkinliğinde yaptığım konuşmanın metnidir.

Erdal ATICI


sayfa:29

BİR BAHAR KUŞUDUR ANAFİLYA

TEMA VAKFI

İLETİŞİM İÇİN

 
_