Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
3  151  2944762

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2007 Mayıs Dergisi - Sayı:71 sayfa:11    
 

ŞİİRİ ŞİİR İÇİNDE TANIMAK


Akın ÖNEN



Dünyada ortak ve yaygın kanı, şiirin dille birlikte var olduğu yönünde. Bu sava göre dil şiiri, şiir dili oluşturup, geliştirmiş. Doğrudan baktığımızda şiir bir yazın türü belki, ama onu tanımlamak oldukça zor. Değişmeyecek, kalıplaşmış bir tanıma ulaşmak, hemen hemen olanaksız gibi. Söylendiği dili kendine özgü biçimde anlamlandırarak kullanması, müzik ve sesle yakın ilintisi, estetik etki gücü ve duygusallığı şiirin temel özellikleri.

Şiirin ortaya çıkışı; insanın sesinin varlığına ulaşması ve ardından konuşarak iletişim kurmaya çalıştığı dilini geliştirmesiyle yaşıt. Günlük konuşma dilinin dışında, insanın duygularını yansıtabileceği, düşündüklerini aktarabileceği ve karşısındakileri etkileyebileceği, kendi kendine oluşan bir büyü denebilir.

Genel olarak baktığımızda; şiirin toplumda ortak bir duyarlık oluşturmak, insan-doğa ilişkisini anlatmak, sıradan insanın gözlemleyebildiği halde anlatamadığı içsel olayları ve olguları anlamlı bir dille aktarmak ve toplumun hiç olmazsa bir bölümünün ortak sözü olmak gibi işlevleri var.

Geçmişte değişik tanımlar yapılmaya çalışılmış ama sonunda şiirin tanımlanamayacağı noktasında birleşilmiş. Sonra şiirin; imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiş özelliği olan, bir söz sanatı olduğu açıklamasıyla yetinilmiş.

Kimileri de; dansın öndeliğini yitirmesi aşamasında türkünün ortaya çıktığını ve ilerleyen dönemde de türkünün şiirleştiğini ileri sürerler.

Edebiyatçılarımıza ve eleştirmenlerimize baktığımızda ise şöyle bir savla karşılaşıyoruz:

“Şaire, şiir ve şiir sanatı öğretilmez. Şiir yazmanın ne okulu, ne öğretmeni vardır. Roman nasıl yazılır, kompozisyon nedir, öykü yazmak nasıl olur, bunları öğretebilirsiniz, ama şiiri hayır. Bazı bilgiler verilebilir, şiirin yapısı, nasıl olacağı öğretilse de şiir sanatı okuyarak, çok okuyarak, duyarak, yaşayarak kazanılabilir.”

Bakın Cahit Külebi ne diyor: “Şiire başlayan bir insan, hangi yaşta olursa olsun, en az onbeş-yirmi yıl iyi bir okuyucu olmak zorundadır. Ondan sonra da şiir yazmağa başlamak için gerekli olan kendi dünyasını, dilini, biçemini bulmak zorundadır.”

Demek ki şiir yazmak için okumak ve de yaşam boyu iyi bir okuyucu olmak gerekiyor. Onun için kolay değil şiir yazmak. Çünkü Oktay Akbal’ın söylemiyle; “Kişiyi yazmaya iten, okuduğu kitapların yarattığı etkidir.”

Bir başka genel tanım da, “şiirin yazarı ile okuyucu arasında, düşünce ve duygu akışını sağlayan, bir iletişim aracı olduğu” yönündedir. Bu iletişim çoğunlukla, duygu ve sevgi bulutlarının bir kalpten diğerine taşınmasıdır.

Ancak insanın; şiirin tanımını, şiir ve insan kavramlarını birbirinden ayırmadan yapması gerektiği sonucuna varan, Özdemir Asaf'ın gözlemi ilginç: “Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.”

Yüzyıllar boyunca şiirin tanımı yapılmaya çalışılır. Pek çok şey söylenir şiir için ama yine de “şiir nedir” sorusuna tam yanıt bulunamamıştır bence. Yeryüzüne gelmiş ne kadar şair ya da şiirle ilgilenen varsa, o kadar da şiir tanımı vardır diyebiliriz.

Kimimiz için bir tutkudur şiir; aşk gibi bir tutku. Kimimiz için bir soluk, bir yaşam biçimi. Kimimizin gözlerinde özlem yaşları, kırılganlıklar. Kimimize göre, Behçet Kemal’in şiirlerden hiç ayrılmayan, Atatürk. Kimimiz için tarih. Kimimiz için onulmaz aşk yaraları ya da uçarı gençlik duyguları. Geçim sıkıntısı ya da kavga.

Belki de salt duyduklarımızla, gördüklerimizle, yaşadığımız -acı ya da tatlı- olaylarla, sevgi ve hüzün dolu anıların tazelenmesi. Çok sonraları sözcüklerle sözcükçe oynamak gelir.

Kimine göre ise bir başkaldırıdır. Ayhan Hünalp şöyle tanımlıyor: “Şiir Leandr'ın dediğince ‘Güzelliğin nefes alışı’ mıdır? Ya da rahmetli hocamız Nurullah Ataç'ın hiçbir yerde yazmayışına karşın bana özel olarak belirttiği gibi; ‘Matematiğin şeması’ mıdır? Bir başka deyimle şiir yazıldığı dilden bir başkasına çevrilemeyen midir?

Ozanlarımızı ve şiirlerini anımsadığımızda, kimilerine göre şiir; bir ananın çocuklarının dönüşünü bekleyişidir. Kimilerine göre, bir buluttur, bir vapur düdüğüdür. Bir liseli kızdır, bir udtur, bir tamburdur, neydir. Orhan Veli ve Sait Faik’te kendisini gösteren, ekmek kavgasıdır, yaşam kaygısıdır, yani yaşamın özüdür, kendisidir. Bir küçük istasyon, giden trenin ardından sallanan bir mendildir. Kavuşmalardır, kavuşamamalardır.

Şiir dün ve gelecekle bütünleşmiş düşlerimizdir. Gençliğimiz, yenilgilerimiz, yıkımlarımız sevinçlerimizdir. Gönüllere, düşüncelere sığamayanlardır. Kimi zaman üstünde uçtuğumuz bulutlar ülkesidir. Kimi de yaşanmamış zamanlar... Beklenmeyen bir tokat, ardından bir haykırıştır, özlemdir, mavidir, martıdır. Öze inersek, şiir; yazarın edinimlerinin, ruh zenginliğinin ve kültür birikiminin ürünüdür. Gerçeğin ta kendisidir.

Salah Birsel “Şiir alanına sinema salonuna girer gibi girilmez. Kişilik kazanmak gerekir ilkin” diyor. O zaman şiir, şiir olduğunda bir kimlik edinir kendisine.

Feyzi Halıcı “Dörtlemeler”inde, kendisine “Şiir yazan insana şair derler” diye şairi tanımlayan birine: “Aferin. Yalnız bir şeyi eksik söyledin, şiir yazılmaz, söylenir” der.

Şinasi Özdenoğlu ise “şiir yazmaktan da çetin olan şey, şiiri bir yaşam biçimi olarak bıkıp usanmadan sürdürmektir” derken bir ömürle bütünleşmeyi vurgular.

Ancak; “edebiyatın özü, insanı tanımaktır. İnsanı tanımayan edebiyat, evrensel olamaz” diyenler için ne demeli? İnsan ve insan düşüncesi olmadan şiir yazılabilir mi?

Ahmet Arif “Unutamadığım” şiirinde sürgünler, hainlikler içinde bile aşkını dillendirir ve unutamaz sevdiğinin gözlerini “Açardın, / Yalnızlığımda / Mavi ve yeşil, / Açardın. / Tavşankanı, kınalı-berrak. / Yenerdim acıları, kahpelikleri... //..Gitmek, / Gözlerinde gitmek sürgüne….//… İçmek / Gözlerinde içmek ayışığını…//… Duymak, / Gözlerinde duymak üç ağaçları / Susmak, / Gözlerinde susmak, / Ustura gibi... / Gözlerin hani?”

Farkında mısınız? Şiir tanımında yine konuşma-benim söylemimle-“sesletim” diline döndük. Şiir sestir diyenler haksız değiller o zaman. Ses olmasa anlam ne duruma düşer düşünsenize.

Şair, denemeci, yazar felsefeci ve pedagog Oktay Taftalı, “Kan Geleneği” şiirinde “Bildiğim kadarıyla Anadolu kumdan ve camdan eskiydi / soğuktu / bir halk bilmecesiydi / alabildiğine soyuttu. / Dicle kumda yatardı Fırat ise güneşin oğlu. / İpek Yolu üzerinde kum ve cam / ve hemşeri eliyle pusu atıp Âşık Yamani'yi alnından vuran / katil coğrafyam bir halk bilmecesiydi” der ve bu bilmeceyi yine şiir diliyle düşünsel bir çözüme ulaştırmaya çabalar.

Ahmet Kutsi Tacer’in, “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirinde ise, Anadolu’ya sahiplenmenin, her karış toprağının, her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı için önemli olduğunu vurgular. Anadolu Türkün yurdudur. Anadolu her karışı ve tüm inanlarıyla bizimdir.

“Orda bir köy var, uzakta / O köy bizim köyümüzdür. / Gezmesek de, tozmasak da / …Yatmasak da, kalkmasak da../ …Duymasak da, tınmasak da.. /…İnmesek de, çıkmasak da…/…Dönmesek de, varmasak da…”/ o köy, o ev, o ses, o yol, o dağ, o dere, o çağlayan, o insanlar da bizim insanımızdır der, bir güzel övünerek. Ne derse güzel der.

Ya “Toprak İşçisine” şiirine ne demeli. “Sen omuzunda yorgan, elinde torban / Sen mevsim işçisi, büyük gezginci… / ... Siz ey yığın yığın büyük yalnızlar / Sizi de yaratmış bizi yaradan. / Ekip biçtiğiniz toprak sizindir / Sizindir zorluğu, derdi, mihneti./ …Siz ey yığın yığın büyük yalnızlar… / … Ey mevsim işçisi, ey topraksızlar / Sizin toprağınız, size bu vatan.” Yığınlar içinde yalnızlık duymak... Böylesine yalnızlık şiir dışında başka nasıl anlatılabilir ki?

Anafilyalı Bülent Top “Ayrıkotu” şiirinde şiire tutsaklığı dile getirir. Top’a göre, şiir kalemin kelamla kâğıt üstünde halay çekmesidir. “kalem kelamla halay çekiyor kâğıt üstünde / imgenin havasıyla ağırlaşan odası / sözcüklere yataklık eden / işbirlikçisidir şiir eyleminin / şiire nöbetteyken / parola sormadan / heceleri sınırdan geçiren / şiirin vicdaniredçi askeridir şair; / sevdayla beyni yıkanmış, felsefeyle kandırılmış / iflah olmaz bir düş seyyarı / güncelin zabıtasından kaçan / ve şiir bin atlı sözcüklerle işgal eder dünyayı / esiri şair, ganimeti bir duygu garabeti...” Doğru söze ne demeli, şiir yazıldı mı, yazarı esiri olmaz mı şiirinin. O şiirdeki sözcükler, dizeler o şairindir, onun için şiir o andan sonra şairini esir alır ve tüm söylemin sorumluluğunu üstlenir. “güneş olmaya yüz tutmuş bir şiirden güzeli var mı? / …/ ezcümle şiirde bahsi geçen şair / ve şair değildir şu an kalemi savuran.”

Eyüboğlu’nun “Memleketim” deyişi de bir başkadır. Öyle bir içten, öyle bir yürekten gelir ki dil ucuna, memleket sevgisinin anlamı öylesine yücelir ki; “Kirazın derisinin altında kiraz / Narın içinde nar / Benim yüreğimde boylu boyunca / Memleketim var / Canıma ciğerime dek işlemiş / Canıma ciğerime / Sapına kadar… / Memleketin hali gözümden gitmez / Binbir yerimden bağlanmışım / Bundan ötesine aklım ermez… / Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım / Taşıma, toprağıma toz konduranın / Alnını karışlarım.”

Ya.. “Yar Yüreğin Yar” derken tüm duygu ve düşüncelerini yüreğine sakladığını anlatmaz mı? “ Yar yüreğin yar bölüşelim / Beraber ağlayalım dertleşelim / Yar yüreğin yar, yarmaya değer / Bir insan tanımak oğul, bir cihan tanımaya bedel.

A. Kadir, insanı, insana bakışını, başka biçimde seslendiriyor şiir diliyle: “İnsan kuşkanadında gelen yazı / İnsan arı su, insan ak süt / İnsan yemyeşil uzanan bahçe / İnsan kum, insan çakıl taşı / İnsan yiğit, insan dost, insan sevdalı / İnsan kancık, / insan ödlek, insan hergele / İnsan kocaman, dağ gibi / İnsan parmak kadar, küçücük / İnsan alın teri, insan lokma, insan kan / İnsan solucan, insan sülük / İnsan kuşkanadında gelen yazı / İnsan gülfidanında yanan konca / İnsan umutların kapısı.”

Hasan Hüseyin Korkmazcan ise; “Acıyı Bal Eyledik” şiirinde, “bebelerden” başlayıp insanı inceler duygu zinciri içinde, “bak şu bebelerin güzelliğine / kaşı destan / gözü destan / kan içinde / kör olasın demiyorum / kör olma da / gör beni”

Nâzım Hikmet Ran, “Davet” şiirinde bir türlü toprağına kavuşamadığı memleketini tanımlar, ardından birlikte kardeşçe yaşamının özlemini dillendirir; ölümünden on yıllar önce. Güne de ne kadar uyuyor. İşte şiir böyle bir şey bence!

“Dörtnala gelip Uzak Asya'dan / Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan / bu memleket bizim. / Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak / ve ipek bir halıya benzeyen toprak / bu cehennem, bu cennet bizim. / Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın / yok edin insanın insana kulluğunu / bu davet bizim... / Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim...”

Nâzım toplumcu yaklaşır şiire. Ülkesi, toprağı ve bu toprağı toprak yapan insanı önemlidir onun için. “Gerçek şair kendi aşkı, kendi mutluluğu ve acısıyla uğraşmaz. Onun şiirlerinde halkının nabzı atmalıdır... Şair başarılı olmak için, yapıtlarında maddi yaşamı aydınlatmak zorundadır. Gerçek yaşamdan kaçan ve onunla bağıntısız konuları işleyen kimse, saman gibi anlamsızca yanmaya yargılıdır. (Babayef, Nâzım Hikmet, s. 140-141)

Cumhuriyetin seksenli yıllarını yaşarken ve geçmişte böylesine toplumcu ozanlarımız seslenmişken bize, hâlâ Cumhuriyeti koruma yürüyüşü yapıyor olmamız ne kadar acı değil mi? İşte bu saptama şiirleri salt güzel okumanın yanında anlamlandırarak okumanın önemini de belirlemiyor mu?

Nâzım Hikmet, Babayef’le söyleşisinde sürdürür şiirle ilgili düşüncelerini; “Yeni şair, şiir lisanı, vezin lisanı, konuşma lisanı diye ayrı ayrı lisanlar tanımıyor... O, bir tek lisanla yazıyor: Uydurma, sahte, sun'i olmayan; canlı, geniş, renkli, derin ve sade lisanla. Bu lisanın içinde, hayatın bütün unsurları vardır. Şair, şiir yazarken başka şahsiyet, konuşurken veya kavga ederken başka şahsiyet değildir! Şair, bulutlarda uçtuğunu vehmeden yozlaşmış değil, hayatın içinde, hayatı teşkilâtlandıran bir vatandaştır! (Babayef, Nâzım Hikmet, s. 141)

Mehmet Doğan şiiri; “Vezne veya vezin tesiri oluşturan âhenge sahip, kafiyeli veya kafiye tesiri uyandıran ses uyuşumu oluşturan edebi eser” tanımıyla öne çıkarır. Yahya Kemâl'e göre şiir; “musikidir”, fakat bildiğimiz müzikten farklıdır. Cahit Sıtkı'ya göre; “Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatı”dır. Ahmet Haşim şiir için: “Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan” der. Necip Fazıl'a göre şiir: “Mutlak hakikati arama işi” dir. TDK sözlüğü ise: “Zengin sembollerle, ritimli sözlerle ve seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebî anlatım biçimidir” diye tanımlar.

Bu kadar fazla şiir tanımının olmasını Ahmet Kabaklı şöyle açıklamakta: “Nesirde nasıl yazarın bir üslubu olursa, şiirin içinde de şairin bir sırrı olur. Ve şair adedince sır (üslub) vardır ki bu da şair adedince şiir tanımının olduğunu gösterir.”

Bizler şiiri nasıl tanımlarsak tanımlayalım bunun pek önemi yok sanırım. Çünkü önemli olan şiirin estetik olarak güzel bir yaratı, bir sanat eseri olmasıdır. Bir ceviz ağacı sadece bir ceviz ağacı olduğu için güzeldir. Gülhane Parkı'nda bir ceviz ağacı olmak, yazıldığı dönemde darağacı anlamındaysa da bir başka zaman diliminde Nâzım'ın seslendiği gibi “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında / ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında” farklı anlamalar içerebilir. Ancak her iki anlamın da ötesinde Gülhane Parkı'ndaki ceviz ağacı sadece güzel bir ceviz ağacıdır. En önemli özelliği Nâzım gibi bir büyük şairin şiirine konuk olmasıdır.

“Gül” anlamlı olduğu için güzel değil, güzel oluğu için güzeldir. Kırmızı gül ya da beyaz gül'e âşıkların verdikleri anlam ile gül'ün güzelliğinin hiçbir ilişkisi yoktur. Beyaz gül'e ayrılık acısı anlamı verelim, beyaz gül güzelliğinden ne yitirir ki. Şiir böyle bir yapıdır işte.

Ataol Behramoğlu Atilla İlhan’ın şiirini anlattığı yazısında şiiri tanımlıyor. “Yeni bir dilin içinde yıkanmak dedim... Şiir tam da böyle bir şeydir işte. Yeni bir dil yapacaksınız. Fakat ‘dil içinde dil’ değil. Şairin işliğinde, yapay olarak üretilmiş bir dil değil. Yaşamın içinden fışkıran bir dil. Yaşanmışlıklardan, yaşanamamışlıklardan, ama her durumda da yaşamın canlı dokularından özümsenmiş, damıtılmış, dövülmüş bir dil... Öyle ki, sözlüklerden ya da başkaca o tür kaynaklardan alıp işlediğiniz sözcükler, deyimler, başka dil öğeleri de yaşam bulacak, canlanacak, damarlarına yeni özsular yürüyecek, ölü sözcük yığınları olarak kalmayacaklar. ...”

Ama Attilâ İlhan çok önceleri söyleyeceğini söylemiş: “görünmez bir mezarlıktır zaman / şairler dolaşır saf saf / tenhalarında şiir söyleyerek / kim duysa / korkudan ölür / -tahrip gücü yüksek- / saatli bir bombadır patlar / an gelir / attilâ ilhan ölür.” Kendi ayrıldı aramızdan, ama şiirleri ve şiirlerinde kendisi hâlâ yaşıyor. İşte şiire başka bir tanım. İnsan ölür, ama yazısı, sözü kalır. Hele şiir yıllarca okunur, anlamlandırılır, şairini yaşatır.

Özdemir Asaf “Akıl Gözü”ne takılmış ve “aramak” ile “anlamak” sözcüklerinin anlamsallığını vurgulamış: “Seni bulmaktan önce aramak isterim. / Seni sevmekten önce anlamak isterim. / Seni bir yaşam boyu biriktirmek değil de, / Sana hep hep yeniden başlamak isterim” Her şiir yeniden bir başlayıştır çünkü. Her şiir bir anlam taşımaz mı, yükleyin sesinize sözcüklerin anlamını, anlamsız dizeler anlamlanı verirler

Şiir ölümü bile öykülendirir, anlamlandırır. Günlerden 3 Haziran 1963. Nâzım Hikmet posta kutusuna bakmak için kapıya doğru gider, mektuplarını alır, ama kapıyı kapatmak üzereyken dizleri çözülüp yere yığılır. Daha sonra pasaportunu bulmak için ceplerini karıştıran Vera, kendi fotoğrafıyla karşılaşır. Fotoğrafın arkasında “Vera'ya” başlıklı sekiz dizelik bir şiir vardır! “Gelsene dedi bana / Kalsana dedi bana / Gülsene dedi bana / Ölsene dedi bana / Geldim / Kaldım / Güldüm / Öldüm! Son dört dizedeki tekil sözcüklere anlamı yüklemezseniz, şiir anlam kazanmaz. İşte yazarken de okurken de o anlamı bulmanız ve yaşamanız gerek.

Anlaşılan “Şiir nedir?” sorusunun bir tek yanıtı olmadığı gibi, tanımları sonlandırmak da olanaksız. Şiir evreninin tüm yazın evrenlerinden daha geniş olduğunu söylemek yanlış değil. Düşündürdüğü ve sesletildiği dili alabildiğince özümseyebilen ve özgürce kullanabilen ozan, şiirini anlamlandırabilir. Şiir yazmak için çok okumak gerek diyenlere hak vermek gerek. Okumak, çok şiir okumak, anlayarak okumak ve düşünerek, düşüncedeki anlamı doğru sözcüklendirerek yazmak gerek. Çünkü yine benim bir başka sözcükçemden alıntı, düşünce/ düşününce / düşüncen / düşündüğünü / düşün / düşüncen / düşünce / düşüncene. Özetle salt okumak yetmiyor. Okunanı anlamak, anlananı düşünerek anlamlandırmak de gerek.

Yunus Emre bakın anlam için ne diyor: “dilsizler haberini / kulaksız dinleyesi / dilsiz kulaksız sözün /can gerek anlayası”

Şiir üzerine tanımlamalardan oluşan bu denememi; yine bir deneme olan “sözcükçe” ile sonlandırmak istiyorum. Son dönemlerde Türkçe Konuşma Dili eğitimlerimde sesletim çalışmalarımda kullandığım “sözcük dizimi” diyebileceğim bu denememde, şiiri şiirce tanımlamaya çalıştım. Çünkü şiiri anlatabilirse, yine bir dizgenin sözcükleri anlatabilirdi. Son sözcük dizimim “şiirce” de şiire şiirce bir tanım bence:

“şiir / bir düşünsel ses // düşüncenin / ve düşün seslenişi // şiir gibiyse / şiir / şiirin / şiirsel anlatımı // söylemin şiircesi / düşüncenin şiirsellenişi / düşün şiirce seslenişi // şiir bir akış / duygusal yankılanış / engin bir bakış / düşünsel sesleniş / içten duyumsayış / bir yansıma // şiir şiirce şiirleştirilip / şiirce sesletildiğinde / doluca coşturmalı / ya da acılarca acıtmalı / umuda kapı açmalı örneğin / duydurup duyumsatmalı / umarsızları yakartmalı / öfkeyi haykırmalı / sevgiyi canlandırmalı / yeni bağlar kurmalı / şiir / karşıtlıklar zinciri / kimi uyumun can odağı / kimi umarsızlığın çözümsüzlüğü / kimi umudun sönmez ateşi / kimi belleğin yanılmazlığı / kimi insanı insana akıştıran / yaşamın tükenmez çağlayanı // kimi içinden çıkılmaz / karmaşık bir duygu ormanı / şiir insan için / şiir yaşam için / karşılıksız / bir söylem biçemi / şiir şiirce şiirleştirilmeli.

Nice şiir evrenlerinde, şiirin tutsağı olmanız dileğiyle.

15 Nisan 2007- Antalya


Akın ÖNEN


sayfa:11

ARTOFİLO

İLETİŞİM İÇİN

 
_