Site içinde arama
_
-
Ana sayfa
Foto arşiv
Tüm Anafilya Dizini
 Yıl 2010
 Yıl 2009
 Yıl 2008
 Yıl 2007
 Yıl 2006
 Yıl 2005
 Yıl 2004
 Yıl 2003
 Yıl 2002
 Yıl 2001
 
2  274  2943741

 



©Copyright 2001-2014

 Yıl 2009 Nisan Dergisi - Sayı:94 sayfa:44    
 

ŞEHRİBAN-CAN ATİLLA İŞBİRLİĞİNİN ANLAMI


Şehriban EBEM



Ahvaliumman, şölene dönüşürken, bunun nasıl başarılmış olabileceği üzerinde de düşünmek gerekiyor yanılmıyorsam’ Başarının, böylesi bir işbirliğinde aranması gerektiği açık. Gerçekten de Şehriban Ebem-Can Atilla hem birlikteliklerinde gözlenen özsel örtüşme kavrayışı hem de bunun yapılan işin niteliğine yansıyışı bağlamında dikkat çekici düzey sergiliyor denebilir. Nitekim Şehriban’ın albüm broşüründe özetlediği süreç de bunu kanıtlıyor bir bakıma’Şehriban, kısaca yaşamöyküsünü de özetlediği sunuş yazısında bize Ahvaliumman’ın ortaya çıkışını aktarırken, bunun yedi yıla yayılan bir emeğin verimi olduğunu vurguluyor.

Burada dikkati çeken iki yan var bana göre: 1. Çalışmanın içselleştirilme sürecindeki doygunluk, 2. Bu konuda duyulan güvenin disiplinle karılarak sürdürülmesi.Bu çalışmanın, alanda üretime yönelecek genç sanatçı adaylarını yakından ilgilendirdiğini belirtmek gereği duyuyorum.  

Ahvaliumman dinlenip alımlanırken, bu çerçevede Şehriban’la Can’ın özdeki işbirliğinin tam anlamıyla çözümlenmesi zorunlu çünkü. On yıl kadar önce gerçekleştirilen bir Ankara Öykü Günleri etkinliğinde bir kara kız çıkmış, bedeni heyecandan sapır sapır iki türkü söylemişti bizlere. Erdal Öz de konuktu o gece. Türküsünü söyleyip hiçbir şey yapmamışçasına yerine oturan Şehriban’ı çağırmış, yeniden dinlemek istediğini söylemişti usta öykücümüz türküyü’ Erdal Öz türküyü de şiiri de çok severdi, öyküyü sever gibi’ Şehriban, şimdi bu üçlüyü bir arada dokuyor Ahvaliumman’da. Şehriban Ebem’in Can Atilla’yla birlikte sunduğu besteleri içeren Ahvaliumman’ını Cahit Külebi’nin Bütün Şiirleri’nin yanına koyup öyle dinledim. Cahit Külebi’nin şiirlerini de Şehriban Ebem’le Can Atilla’nın ezgileri eşliğinde okudum.Ürettiği değerlerle Anadolumuz, ana tanrıçamız kadınlarımız yüreğime yağdı’ 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, dünyanın en ağır işçisi ana tanrıçalarımızı düşünürken bu şiirleri, müzikleri onlara göndereyim istedim’ Ne kadar çok kadın var yaşamımızda, haklarını hiçbir zaman ödeyemediğimiz. Yurdumuz, doğamız gibi’ Bir yurdumuz da kadınlarımız zaten, doğamız da ana tanrıçamız’ Peki biz bu borcun ne denli bilincindeyiz?

CUMHURİYET /M. SADIK ASLANKARA /05.03.2009  
Külebi’yle Anadolu’ya

***

Hititlerden, Troyalılardan, Friglerden günümüze akagelen bu kavrayışın ardından, bu toprakların son konukları olarak bizlerin üzerinde bunun etki yapmayacağı düşünülebilir mi hiç? Bizim halk şiirimizin, divan şiirimizle modern şiirimizin de bu etkinin izleriyle bezeli olduğunu söylemek abartı sayılmamalı. Çünkü şiirimizin, bütün olarak kadından yana tutum sergilemesi bir yana, Anadolu’yu kadın yurdu sayan bir kavrayışa yaslandığı bile öne sürülebilir. Hatta gide gide bu konumun, kadın varlık karşısında duyulan bir tapınımla bizi yüz yüze getirdiği gerçeğiyle de ilişkilendirilebilir.Bu veri, halk şiirimizle türkülerimizin kol kolalığında daha yoğun, daha belirgin biçimde kendini gösteriyor. Bu çerçevede Cahit Külebi’nin tüm yapıtlarının yer aldığı Bütün Şiirleri (Bilgi, ikinci basım, 2007) bunları bize topluca göstermesi bağlamında özel bir önem taşıyor. Çünkü Cahit Külebi, adı Anadolu olan o anakarayla kadıncalığın ya da ana tanrıçalığın şiirini örüntülemekle kalmıyor yalnız, şiirle ezginin, değerle eylemin birlikteliğine de ciddi vurgu yapıyor, hem de alabildiğine.

KÜLEBİ’DE DOĞACA, YURTÇA, KADINCA ANADOLU...

Cahit Külebi, kendisini, şiirini besleyen değeri ’Şiir Yöntemim’ başlıklı şiirinde şöyle dillendiriyor: ’En çok yurdumdan söz ettim/ Doğayla insanla içli dışlı./ Sevinçler, acılar, özlemler’/ Hepsi de çatal dişli.// İlk ustam oldu benim halk/ Belleğimde akıp giden ırmak/ Köylü diliyle türkü çağırdım/ Onlarla gülüp ağlayarak.// İkinci ustamsa doğa/ şiirlerimde alın terim./ Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim./ Taşları düzleyen rüzgâr gibi/ Doğayla yontuldu dizelerim.// Üçüncü ustamdı kadınlar./ Tekdüze yaşantıya./ Kaynar dururlar semaver gibi. / Onlar öğretti bana sevgiyi./ Gözleri çıra gibi yanar/ Ak badem olur tenleri,/ Güvercin kanadına benzer elleri.’’Yurdum’ başlıklı şiirinde de izliyoruz onun bu yöndeki tutumunu: 1917 senesinde/ Topraklarında doğmuşum,/ Anamdan emdiğim süt/ Çeşmenden, tarlandan gelmiş, emmilerim sınırlarında/ Seninçin dövüşürken ölmüşler/ Kalelerinin burcunda/ Uçurtma uçurmuşum./ Çimmişim derelerinde,/ Bir andız fidanı gibi büyümüşüm/ Topraklarının üstünde. / Ağladığım senin içindir!/ Güldüğüm senin için/ Öpüp başıma koyduğum/ Ekmek gibisin!’ Yurt, doğa, kadın bütünlemeleri inanca dönüşmüş görünüyor neredeyse Cahit Külebi’nin şiirlerinde. Bu çerçevede şiirimizin yüzyıllara yayılan birikiminin en soylu temsilcilerinden biri olarak almak gerekiyor onu. Bir ilginç yan da şiire başladığından beri bu kavrayışını sürdürmesi onun. Yirmili yaşlarında şiirin delikanlısıyken bile böyle bir tutuma yönelmesi, Külebi’nin seçiminin rastlantısal olmadığını gösteriyor. Şiirin en derin damarıyla buluşmak konusunda böylesi bir kararlılık, direngenlik hafife alınmamalı. Farklı dönemlerinden bir iki örneğe daha göz atılabilir:’Ellerin çay kokacak/ Gün doğacak sesinden.’ ’Sen petekte bir gömeç bal gibisin!/ Renksin yazdan kıştan, tazeliksin bahardan./ Yapraklarda dolaşan serin bir rüzgârsın ki/ Her gün eser durursun hafızamdan. \"Gözlerin gözlerime değince/ Su katılıyor rakıya./ Denizler, ülkeler, kadınlar/ Hepsi de benziyor birbirine/ Ve boydan boya masmavi/ Dünya açılıyor önüme. ’’Gideceksin buralardan gün gelecek,/ Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren,/ Eriyen karlar gibi içinden/ Bütün sıkıntıların akıp gidecek. / Bir dikili ağacın bile yok yeryüzünde/ Ama bir yurdun var sevilecek!/ Eriyen karlar gibi içinden/ Bütün sıkıntıların akıp gidecek’. Cahit Külebi’nin soylu bir Anadolu şairi olarak, ötesinde baştan bu yana örnek oluşturmak bağlamında alınabilecek kült duruş sergilemesi karşısında heyecanlanmamak elde değil’Bu nedenle onun şiirinin, bir yanıyla halk ezgimizden de esinler üflemesi kulağımıza çok hoş. Gerçekten de o, gençlik dönemlerinden başlayarak bir büyük ırmağa su taşıyan temel kaynaklarımızdan birini oluşturdu sürekli şiirimizde. Bu ırmakla Cahit Külebi’nin, bütün olarak Anadolu’ya adeta yeni bir ruh kazandırdığı da söylenebilir herhalde. İşte Şehriban Ebem ile Can Atilla işbirliğiyle sergenlerde yerini alan Ahvaliumman (Anadolu Müzik Yapım, 212.5221000) başlıklı albüm, bir kez daha bu kavrayışın önüne çıkarıyor bizi.

ŞEHRİCAN’IN KÜLEBİ’DEN DEVRALDIĞI...

Şehriban’ın ’Şehri’, Can Atilla’nın ’Can’ıyla bu albümde kendine yaşam bulurken belki kendilerinin de ayırdında olmadıkları yeni bir açılım getirmiş oluyorlar önümüze: ’Şehrican’’ Ahvaliumman, Yunus Emre ile Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinden, Şehriban’ın bestesi, sesi, Can Atilla’nın müziğiyle harmanlanarak ortaya çıkarılmış bir albüm. Girişte Pir Sultan’ın ’Umman’ıyla açılıyor albüm: ’Bir nefesçik söyleyeyim/ Dinlemezsen neyleyeyim/ Aşk deryasın boylayım/ Ummana dalmaya geldim// Aşk harmanında savruldum/ Hem elendim hem yoğruldum/ Kazana girdim kavruldum/ Meydana yenmeye geldim// Pir Sultan’ım yeryüzünde/ Var mıdır noksan sözümde/ Eksiğim kendi özümde/ Darına durmaya geldim’. Şehriban Ebem’in sesiyle bir kez daha sesleniyor Pir Sultan: ’Söyleşelim dilden dile/ Dilleşelim dilden dile/ Biz gezeriz ilden ile/ Taze açılmış gülüz biz’. Derken Yunus’un seslenişi dolduruyor kulaklarımızı: ’Yalancı dünyaya konup göçenler/ Ne söylerler ne bir haber verirler/ Üzerinde türlü otlar bitenler/ Ne söylerler ne bir haber verirler// Kiminin üstünde dikenler biter/ Kiminin başında sıra selviler/ Kimi masum kimi güzel yiğitler/ Ne söylerler ne bir haber verirler// Yunus der ki gör takdirin işleri/ Dökülmüştür kirpikleri kaşları/ Başları ucunda hece taşları/ Ne söylerler ne bir haber verirler’Pir Sultan’la Yunus’un her birinden beş, toplam on beste yer alıyor Ahvaliumman’da. Yanık bir duyumsamanın eşliğinde, şiirlere, türkülere bata çıka bir Anadolu yolculuğu bu. Tüm erdemlerin, bu doğrultuda sürdürülen savaşımların insanımız üzerindeki etkileri Anadolu imbiğinden geçirilip, ana tanrıçaların kanatları altından uçurularak bize ulaştırılıyor da denebilir albüm çalışması için. Bir bilgeliğin, hiç de doğululaştırılmadan müzikle karılarak sunuluşunu önemsediğimi belirteyim. Bizde Yunusça ya da Pir Sultanca bilgelikler, enikonu doğululukla örtüştürülürken Şehriban sesiyle, Can da müziğiyle bunun önünü kesip bütün bunları evrensellikle buluşturmak yönünde çabalıyorlar parçaların her birinde. Can, Selçukludan Bizans’a, Osmanlı’ya derin bir nehre müzik yatağı döşemiş bir değerli müzikçi olarak, oralardan taşıyabileceği öğelerin neredeyse tümüne sırt dönerek bambaşka bir açılımla albüme can vermiş görünüyor. Şehriban’ın bestesi, sesiyle Can’ın müziğinin büyük ustalıkla birbirine ulandığını eklemeliyim. Sonuçta gerçekten insanı mutlu eden bir şölen çıkıyor ortaya. Cahit Külebi’nin söyleyegeldiği şiirlerin kökünün de buralara, ta Pir Sultanlara, Yunuslara uzandığı apaçık görülebiliyor! Anakaramız Anadolumuzla, ana tanrıçamızın şiirini dizenler, Şehriban Ebem’le Can Atilla’nın emeğiğiyle yeniden gönlümüze dolarken Cahit Külebi de, ’Tereke’siyle uzaklardan bir kez daha göz kırpıyor sanki: ’Daha ben ölmeden paylaşın/ Sabrım zamanım karımın olsun./ İşte boş cüzdanım cebimde/ Oğullarıma kalsın.// Dostlara bıraktım türküleri,/ Gözlerimi delikanlılara./ Hayallerim hepsine yeter,/ Bolca dağıtılsın kızlara.// Gövdemi şölen ettim böceklere,/ Mezarıma milyonlarca dolsun,/ Özgürlüğü duyardı saçlarım/ Bütün şairlere selam olsun.’


ŞEHRİBAN-CAN ATİLLA İŞBİRLİĞİNİN ANLAMI...

Ahvaliumman, şölene dönüşürken, bunun nasıl başarılmış olabileceği üzerinde de düşünmek gerekiyor yanılmıyorsam’ Başarının, böylesi bir işbirliğinde aranması gerektiği açık. Gerçekten de Şehriban Ebem-Can Atilla hem birlikteliklerinde gözlenen özsel örtüşme kavrayışı hem de bunun yapılan işin niteliğine yansıyışı bağlamında dikkat çekici düzey sergiliyor denebilir. Nitekim Şehriban’ın albüm broşüründe özetlediği süreç de bunu kanıtlıyor bir bakıma’Şehriban, kısaca yaşamöyküsünü de özetlediği sunuş yazısında bize Ahvaliumman’ın ortaya çıkışını aktarırken, bunun yedi yıla yayılan bir emeğin verimi olduğunu vurguluyor. Burada dikkati çeken iki yan var bana göre: 1. Çalışmanın içselleştirilme sürecindeki doygunluk, 2. Bu konuda duyulan güvenin disiplinle karılarak sürdürülmesi. Bu çalışmanın, alanda üretime yönelecek genç sanatçı adaylarını yakından ilgilendirdiğini belirtmek gereği duyuyorum. Ahvaliumman dinlenip alımlanırken, bu çerçevede Şehriban’la Can’ın özdeki işbirliğinin tam anlamıyla çözümlenmesi zorunlu çünkü. On yıl kadar önce gerçekleştirilen bir Ankara Öykü Günleri etkinliğinde bir kara kız çıkmış, bedeni heyecandan sapır sapır iki türkü söylemişti bizlere. Erdal Öz de konuktu o gece. Türküsünü söyleyip hiçbir şey yapmamışçasına yerine oturan Şehriban’ı çağırmış, yeniden dinlemek istediğini söylemişti usta öykücümüz türküyü’ Erdal Öz türküyü de şiiri de çok severdi, öyküyü sever gibi’ Şehriban, şimdi bu üçlüyü bir arada dokuyor Ahvaliumman’da. Şehriban Ebem’in Can Atilla’yla birlikte sunduğu besteleri içeren Ahvaliumman’ını Cahit Külebi’nin Bütün Şiirleri’nin yanına koyup öyle dinledim. Cahit Külebi’nin şiirlerini de Şehriban Ebem’le Can Atilla’nın ezgileri eşliğinde okudum.Ürettiği değerlerle Anadolumuz, ana tanrıçamız kadınlarımız yüreğime yağdı’ 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, dünyanın en ağır işçisi ana tanrıçalarımızı düşünürken bu şiirleri, müzikleri onlara göndereyim istedim’ Ne kadar çok kadın var yaşamımızda, haklarını hiçbir zaman ödeyemediğimiz. Yurdumuz, doğamız gibi’ Bir yurdumuz da kadınlarımız zaten, doğamız da ana tanrıçamız’ Peki biz bu borcun ne denli bilincindeyiz?

CUMHURİYET /M. SADIK ASLANKARA/
05-03-2009


Şehriban EBEM


sayfa:44
 
_